27 Mayıs 2009 Çarşamba

Müze Şehir: Edirne...

Yıllardır katıldığımız turlarda, gittiğimiz gezilerde yolumuzun düşmediği, kenarından kıyısından geçmediğimiz bir tek yer kalmıştı, İstanbul’dan ötesi: Edirne, Tekirdağ dolayları, namı-ı diğer Trakya.. 19 Mayıs’ı fırsat bilip Tempo Tur’un 4 günlük Edirne, Tekirdağ, Gelibolu'yu kapsayan ve Çanakkale üzerinden dönülen Trakya turuna katılma kararı aldık. Bundan sonrası keyifli bir haberleşme süreci idi: Nicedir Nilambara’yla Edirne’deki blogcu arkadaşımız Funda’yı ziyaret etmeyi istediğimizden, hemen Nilambara’ya fikrimizi bildirdim. O “tamam” deyince daha önce çeşitli gezilere birlikte katıldığım, hatta aynı odada kaldığım Berrin’e de sorduk. Bir “tamam” da ondan geldi ve hava durumunu, götüreceğimiz kıyafetleri, çekeceğimiz fotoğrafları, yiyeceğimiz yemekleri konuştuğumuz, Funda’ya da geleceğimizi bildirdiğimiz bir telefon ve mesaj trafiği başladı. Burcu da bu trafiğe katkıda bulundu ve nihayetinde 15 Mayıs akşamı saat 22’de otobüste yerimizi almıştık..

Cumartesi sabah 8 gibi Edirne’ye vardık. Yunanistan ile Bulgaristan’a sınırı olan Edirne 100 yıla yakın bir süre Osmanlı İmparatorluğunun başkentliğini yapmış, 18. yüzyılda ise Avrupa'nın en büyük yedi şehrinden biri olmuş. Bu nedenle camileri, dini kompleksleri, köprüleri, kervansarayları ve saraylarıyla bence mutlaka görülmesi gereken, küçük ama sevimli, tam bir müze şehir..

Nilambara ve Berrin uykusuz geçirdikleri gecenin ardından biraz yorgunlardı. Ama Meriç nehri kıyısındaki eski karakol binasının restore edilmesi ile yapılmış Belediye’nin Protokol Evi’nde masalar henüz hazır olmadığından, kahvaltımızı yapmak üzere garsonlarla birlikte masaların örtülerini serdik, sandalyelerin minderlerini koyduk.. :) Kahvaltının ardından Edirne’nin mesire ve yazlık yeri olan Karaağaç’a hareket ettik ve Trakya Üniversitesi Rektörlük binası olan eski gar binasını gördük, hatta yaramazlık yapıp trenlere çıktık.. :) Lozan Anlaşması ile Karaağaç'ın tekrar Türk topraklarına kazandırılmasını ve Lozan Anlaşmasında kazanılan diplomatik zaferi temsil eden Lozan Anıtı da burada bulunuyor.

Bundan sonraki durağımız Sultan II. Bayezid Külliyesi içindeki Darüşşifa (şifahane) oldu. Külliye içindeki cami dışındaki tüm bölümler Trakya Üniversitesine devredilmiş durumda. Mankenlerle canlandırmaların yapıldığı odaları, mimarisi ile şifahane 2004 yılı Avrupa Konseyi Avrupa Müze Ödülünü almış ve yılın müzesi seçilmiş. Görseniz temizliği (tuvaletini çok beğendim :)), bakımı, sinevizyon gösterileri ile gerçekten modern bir müze olmuş. Şifahane olarak kullanıldığı dönemde 50 hastaya 30 doktorun düştüğü söyleniyor, zamanının göz doktoru ve cerrahı olan önemli bir sağlık merkezi; daha sonraki yıllarda ise ruh hastalıklarının su sesi ve müzikle tedavi edildiği bir yer olmuş. Şifahane boş yere meşgul edilmesin, şifa niyetine dağıtılan macunu insanlar boş yere almasınlar diye bir lanetleme durumu da sözkonusu imiş; denirmiş ki “kim burdan hasta olmadan macun alırsa daha beter olsun!..”

Külliye içinde yer alan camiyi de gördükten sonra Sarayiçi denen bölgeye gittik. Edirne'nin fethinden sonra ilk saray Sultan I.Murat tarafından yaptırılmış, daha sonra Sultan II.Murat tarafından ikinci bir saray inşaatı başlatılmış; Fatih Sultan Mehmet de geliştirerek büyütmüş. Bu saray başkentin İstanbul'a taşınmasından sonra da başta Fatih olmak üzere padişahların ilgi alanında kalmayı sürdürmüş, padişahların çoğu burada ikamet etmişler. 1870'li yıllarda sarayın mahzenleri cephane depolamada kullanılmaya başlanmış; 93 Harbi olarak da anılan Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Ruslar'ın Edirne'ye yaklaşması üzerine, Vali Cemil Paşa ve Müşir Ahmet Eyüp Paşa'nın emirleriyle ateşe verilmiş ve saray havaya uçurulmuş. O zaman Yargıtay olarak kullanılan Adalet Kasrı ise hala ayakta.. Kasrın önünde 2 tane taş var, birincisi seng-i ibret, yani ibret taşı: Devlet büyüklerinin kesilen başları bu taşın üstüne konup halka gösteriliyormuş. İkincisi ise halkın yazılı şikayet ve dileklerinin bırakıldığı seng-i hürmet, yani hürmet taşı..
Günümüzde Kırkpınar güreşleri de bu Sarayiçi denen alanda yapılıyor.
Davetinin kırmızı dipli mumla yapıldığı “Kırkpınar Yağlı Güreşleri” ile ilgili birçok söylenti var, bunlardan en yaygın olanı şöyle: “Rumeli’nin fethi sırasında Orhan Gazi’nin kardeşi Süleyman Paşa 40 askeriyle Domuzhisarı Kalesi ile birlikte birkaç kaleyi de ele geçirir. Bu birlik geri dönerken, bugün Yunanistan sınırları içerisinde kalan Samona’daki molalarında güreşe tutuşurlar. Bunlardan ikisi yenişemez. Daha sonra iki güreşçi bir Hıdrellez gününde (6 Mayıs) yeniden güreşe tutuşurlar. Güreş sabah erkenden başlayıp gece yarısı iki güreşçinin ölümüne kadar sürer. Arkadaşları tarafından orada bulunan bir incir ağacının altına defnedilirler. Yıllar sonra arkadaşları aynı yere tekrar geldiklerinde iki pehlivan arkadaşlarının gömülü oldukları yerde temiz ve gür pınarların şırıl şırıl aktığını görürler. Bunun üzerine o yer “Kırkpınar” olarak adlandırılır ve böylece “Kırkpınar Yağlı Güreşleri” geleneği başlar.

Kırkpınarla ilgili orda ilk defa duyduğum hüzünlü bir de olay var: 1800’lerin sonlarına doğru dönemin bütün ünlü pehlivanlarını dize getiren ünlü Kırkpınar pehlivanı Koca Yusuf, tüm rakiplerini 1 dakikadan kısa bir sürede tuş ederek Avrupa’da da yenmedik kimseyi bırakmamış. Bundan sonra Amerika’da da tüm rakiplerini perişan etmiş ve adı “terrible Turk”e çıkmış. Organizatörler bolca paralar kazanırken Koca Yusuf için önemli olan para değil Türk’ün gücünün dünyaya duyurulması imiş. Aile ve vatan hasreti nedeniyle son bir maç yapıp yurda dönmeye karar vermiş. Avrupa ve Amerika'daki güreşlerinden kazandığı 800 altını kemerine yerleştirip Türkiye'ye dönmek üzere gemiyle yola çıkmış. Gemi sis yüzünden başka bir gemiyle çarpışmış ve sulara gömülmüş. Rivayete göre Koca Yusuf da can havliyle bir filikanın kenarına yapışmış ama filikada bulunanlar onun heybetli vücudu ile sandalı devirmesinden korkmuşlar. İçlerinden biri filika içinde bulunan ve ipleri kesmek için kullanılan ufak bir baltayla ellerine vurmuş ve Koca Yusuf'un o dev vücudu okyanusun derinliklerine doğru gümülüp gitmiş. Bir başka rivayet ise suya düşen Koca Yusuf’un kemerindeki altınlar yüzünden denizin dibine battığı şeklinde.. Her nasıl olursa olsun, Koca Yusuf ‘Türk gibi güçlü’ sözünü tüm Avrupa’ya ve Amerika’ya belletmiş bir pehlivan..

Edirne’nin sokakları aynı Kars’ta da gördüğümüz gibi “ızgara şehir planı” na (hippodamik plan) göre yapılmış. Yani sokaklar birbirini dik açılarla kesiyor ve kuzey – güney, doğu – batı yönünde ilerliyorlar. İşte bu sokaklardan geçip öğle yemeği için Meşhur Edirne Ciğercisine gittik. Edirne tava ciğerinin özelliği, kuzudan değil de Trakya bölgesinde yetişen, doğal meralardaki kokulu otlarla beslenen danalardan elde edilen ciğerden yapılması.. Kare şeklinde ve incecik kesilen ciğerler adı üzerinde tavada pişiriliyor fakat tavası alüminyumdan ve yağın çok hızlı kızabilmesi için yaklaşık 1 mm gibi bir incelikte.. Ciğer Edirne/Karaağaç mahsulü kurutulmuş acı kırmızı biberle servis ediliyor.. Tabii bu yemekten sonra diyeti bir yana bıraktığımı söylememe gerek yok sanırım :)

Yemekten sonraki durağımız Edirne denilince akla ilk gelenlerden biri, tınısıyla ünlü olan Selimiye Camii.. Mimar Sinan “Çıraklığımı İstanbul'daki Şehzade Camii'nde yaptım. Kalfalığımı da Süleymaniye Camii'nde tamamladım. Fakat bütün gücümü bu Sultan Selim Han camiinde sarf edip ustalığımı ayân ve beyân ettim” demekle hiç de haksız değil; çünkü burası gerçekten bir sanat eseri ve Sinan'ın 80 yaşında yaptığı bu cami Osmanlı mimarisinin de en önemli baş yapıtlarından biri.. Padişahlar başkent neresiyse oraya cami yaptırırken, Selim'in caminin yapılacağı şehir olarak neden Edirne'yi seçtiği kesin olarak bilinmemekle beraber, o dönemde İstanbul'da yeni bir büyük camiye ihtiyaç duyulmadığı, Edirne'nin Rumeli'deki Osmanlı egemenliğinin merkezi konumunda olduğu ve Selim'in gençlik yıllarından beri şehre ayrı sevgi beslediği şeklinde bir rivayet var.. Bir başka söylenti ise Mimar Sinan’ın Ayasofya’yla yarışacak eserini Selim’i kandırarak Edirne’ye yaptığı şeklinde.. Cami mermer, çini ve hat işçiliklerinin yanında içindeki ters lale motifiyle de ünlü: Bir rivayete göre bu cami buraya yapılmadan önce caminin bulunduğu yer bir kadına ait lale bahçesiymiş. Kadın yeri vermemek için bayağı direnmiş ve bir şartla bahçeyi vermiş. Şartı lalelerden ve kadından camide bir iz olmasıymış: Lale bahçeyi, ters oluşu ise kadının çıkarttığı terslikleri sembolize ediyor. Bir başka hikayeye göre ise mermerdeki ters lale büyük ihtimalle mermer işçilerinin birinin imzası.. Öte yandan Lâle Osmanlı Türkleri için Allah'ı simgeliyor çünkü Arapça'da Lale ve Allah kelimelerinin yazılışlarındaki harfler ve harf sayıları aynı, sadece yerleri değişik..

Bir diğer özel cami ise Üç Şerefeli Camii.. Camiyi yaptıran Osmanlı Padişahı Sultan II.Murat Edirne'yi bir başkent olarak tasarladığından cami bu tasarı içinde o dönemlerde Balkanlardaki egemenliğin ifadesi olarak görülüyor. Osmanlı Mimarisinde yeni bir çığır açan bu cami bazı özellikleriyle, ilklerin de sahibi durumunda.. Örneğin; tek kubbeli döneme geçişin ilk denemelerinden, ilk büyük revaklı avluya sahip, camiye girer girmez ana kubbenin altına geliniyor, şerefelerine üç ayrı yoldan çıkılıyor. Mihrabın iki yanında, caminin denge durumunu kontrol için iki silindir var, bunların dönüyor oluşları caminin dengede olduğunu gösteriyor. Ayrıca kapısı da neredeyse cami kadar ünlü..
Bütün gece yolculuk yapıp bütün gün de gezdikten sonra, akşamüstü konaklayacağımız Rüstem Paşa Kervansarayı’na vardığımızda acayip yorulmuş vaziyetteydik. Burası Sadrazam Rüstem Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmış, iki katlı 102 odalı ve geniş salonlu bir kervansaray.. Mardin’deki Artuklu Kervansarayı’ndan sonra doğrusu biraz hayalkırıklığına uğradımı itiraf etmeliyim ama Baturhan’ın dediği gibi “satın almadık, sadece bir gece konakladık.” :) Akşam yemeğinden önce günlerdir heyecanla beklenen buluşma gerçekleşti: Sevgili Funda ve oğlu Emreyle otelin hemen karşısındaki çay bahçesinde buluştuk, heyecanlı ve keyifli bir karşılaşma oldu. Funda sağolsun incelik gösterip üçümüze de ayrı ayrı hediyeler almış, akşam yemeğinden sonra Baturhan ve eşinin de katılacağı bir buluşma planıyla ayrıldık.

Akşam yemeğinde yine Meriç nehri kıyısındaydık. Buraya giderken Tunca ile Meriç ırmakları arasında, çok sayıda bülbülü olduğu için Bülbül adası denen alandan geçiliyor.. Burası aynı zamanda güzel havalarda gezinti, eğlence ve düğün yeri.. Yemekten sonra eşlerin de katılımıyla Saraçlar Caddesinde bir kafede oturduk. Bu cadde trafiğe kapalı, insanların alışveriş yapıp kaldırım kafelerinde oturup bişeyler içebileceği şekilde düzenlenmiş. Hava güzel, sohbet keyifli, Funda ve eşi çok samimi ve sıcaktı. Sohbetleri ve arkadaşlıkları için teşekkür edip otele döndük..

2. gün sabah ilk olarak Saat Kulesi olarak da bilinen Makedonya Kulesi’ne gittik. Burası şehrin etrafındaki kaleden günümüze ulaşan tek kule.. Uzun süre cephanelik olarak kullanılmış, ilerleyen zamanlarda bir kule eklenerek belediyenin saat ve yangın kulesi olmuş... Kule çevresinde sürmekte olan kazılarda Roma dönemi buluntularına rastlanmış..

Burdan sonra programda Eski Camii vardı. Bu cami Çelebi Sultan Mehmet devrinde yapılmış ve duvarlarındaki yazıları sanat bakımından çok değerli.. II. Murat döneminde Edirne'ye gelen ve camiye girerek vaaz verdiği söylenen Hacı Bayram Veli'nin anısına duyulan saygı nedeniyle vaaz kürsüsü cami içinde halen tutuluyor ve imamlarca kullanılmıyor. Ayrıca Kabe'den getirildiği rivayet edilen Kabe Taşının önünde iki rekat namaz kılanların duaları kabul edilir şeklinde bir inanç var. Osmanlı Padişahlarından II. Ahmet ve II. Mustafa'ya bu camide "Kılıç Kuşanma" törenleri yapılmış. Buna istinaden de, bu camide imamlar Cuma vaazı okuyacakları zaman kılıç kuşanıyorlarmış, manası da şu: “Biz bu memleketi kılıçla kazandık, ancak kılıçla veririz..” Doğrusu Selimiye de gerçekten çok güzel ama ben Eski Camii’de daha etkileyici bir hava hissettim, daha çok beğendim.

Edirne’den ayrılmadan önce son gördüğümüz yer ise Şükrü Paşa Anıtı ve Balkan Savaşı Müzesi oldu. Edirne Balkan Savaşında Bulgarlar tarafından kuşatılınca Edirne’nin savunulmasında kullanılan tabyalar bugün müze haline getirilmiş ve Edirne kuşatılması yıllarında halkın ve askerlerin yaşadığı olumsuz koşullar konu mankenleriyle canlandırılarak o zor günler anlatılmış.. Şükrü Paşa kuşatma günlerinde davranışlarıyla herkese cesaret vermiş ve demiş ki:

“Düşman, hatları geçtikten sonra ölürsem, kendimi şehid olarak kabul etmiyorum.
Beni mezara koymayın!.. Etimi, itler ve kuşlar çeke çeke yesinler..
Fakat müdafa hattımız bozulmadan şehid olursam;
kefenim, lifim, sabunum çantamdadır. Beni bu mahalle gömeceksiniz..
Ve gelen nesiller, üzerime bir abide dikeceklerdir."


Anıt da müze de çok etkileyici; bu ülke nasıl savunulmuş, nasıl kazanılmış bu topraklar, gidin görün..

Edirne’nin meyve şeklindeki sabunları ve aynalı süpürgesi meşhur; biz de bikaç süpürge, Kavala kurabiyesi ve badem ezmesi alıp, ağzımızda peynirli helvanın tadı dilimizde Rumeli türküleriyle Edirne’den ayrılıp Tekirdağ’a doğru yola koyulduk...
Yazı benden, fotoğraflar Baturhan'ın, eksikler Nilambara ve Berrin'den, yorumlar sizden :)

15 Mayıs 2009 Cuma

Biz Bu Akşam....

Biz bu akşam gene yollara düşüyoruz..
Daha İstanbul'u yazamadan bu kez yolumuz Edirne dolaylarına..
19 Mayıs'ı fırsat bilip Tempo'nun Trakya turuna katılmaya karar vermiştik. Sevgili arkadaşlarım Berrin ve Nilambara'nın da katılımıyla bu akşam yolculuğumuz başlıyor. Edirne'de ziyaret etmek istediğimiz sevgili bir arkadaşımız da var bu arada, o kendini biliyor.. :))
Ve tabii yazılmayı bekleyen anılar ve yayınlanmayı bekleyen fotoğraflar da çoğalıyor..
Keyifli geçmesine niyet ettik, öyle de OLsun..
Haftaya görüşmek üzere..

Sevgimle kucaklarım .. :)