31 Mart 2009 Salı

Tatlı Konuşalım, Tatlı Yiyelim.. :)

Hatırlarsınız, bahar hoşgelsin, gelince de evi temiz bulsun diye yola çıkınca önce tül ve perdelerden başladım diye yazmıştım.. Yıkamak bişey değil at makinaya yıkansın, ama ah o ütüsü yok mu, mahvetti beni ya, koca koca tüller, ütüle ütüle bitmiyor; tabii asınca pek güzel duruyor o da ayrı..
Neyse geçen Cuma izin aldım, temizliğe yardım eden Nargül hanımla birlikte işlere giriştik. Tüller perdeler bitti, kapılar, halılar, koltuklar silindi, sıra geldi dolaplara.. Banyo dolaplarında ne var ne yoksa hepsini boşalttım: Havlular, temizlik malzemeleri, makyaj malzemeleri, sabunlar, toz bezleri... Kırılmış ufalanmış farları, kullanılmayan makyaj malzemelerini attım, tokalarımı düzenledim, herşeyi silip / temizleyip / düzeltip tekrar yerlerine koydum.. Bütün mutfak dolaplarını boşaltıp, temizleyip tekrar yerleştirdim. Sanki ilk kez görüyormuş gibi tabaklarla, borcamlarla, kupalarla konuştum.. “Ayy bu tabakları canım kardeşim kupon biriktirip almıştı, bu borcamlar da pek faydalı her işe yarıyor, bu kupanın deseni ne güzelmiş, iyi ki şu çatalları almışım Paşabahçe’den, Nedime teyzenin getirdiği kabı hiç kullanmadım bak fırında bi deneyeyim...” derken akşamı buldum.. Artık elimin ağırlığından mı yoksa benim bu konularda idmansız oluşumdan mı bilmem, elimde çizikler ve kesiklerle yorgunluktan bayılmak üzere oturduğumda buzdolabına vakit kalmamıştı maalesef.. Artık o da haftaya..
Bunca yorgunluğun üstüne bi ağrı kesici alıp yatmak vardı ya, yatmadım tabii, zira konser biletlerimiz evin girişindeki sandığın üzerinde bizi bekliyordu. Şevval Sam konseri için Şura Salonu’na vardığımızda konseri uyumadan izleyebilmeyi diledim :) Şevval Sam’ı oldum olası beğenirim, taa Süper Baba’daki Deniz Öğretmen rolünden beri.. Bi defa çok zarif, hem hanım hanımcık, hem küçük kız çocuğu, bi de her türden söylüyor, bu kadar da olmaz ki, türküler, şarkılar, yabancı parçalar, çok özendim çookkk.. Konserin ilk yarısı güzeldi, ancak 2. yarıda türküler eşliğinde millet sahnede oynayınca ortalık biraz düğün salonuna döndü ama insanlar eğlendi, biz de onları seyredip eğlendik :)
Haftasonu bir de film izledik: Yedi Hayat.. Seyretmeyi düşünenler vardır mutlaka, o yüzden konusunu söylemeyeyim, genel yorumumsa şöyle: Ağır bir vicdan filmi; insani değerler sıkı sıkı işlenmiş, ilk yarıda tam oturtamadım olayları, sonra birden çözülüyor herşey, akıcı ve hayat sahnesinde başkalarının yaşamlarına nasıl da müdahil olduğumuzu, nasıl etkilediğimizi, nasıl etkilendiğimizi gayet çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Sonunda biraz gözyaşı da var, haberiniz olsun..
Evlendikten sonra yeni evimizde adrese dayalı sisteme göre sayıldığımız halde, oy pusulalarımız eski adreslerimize geldi. Bu yüzden hazır Batıkent’e gitmişken ailece yemek yiyelim dedik. Annem, kardeşim, eşi Eda ve minik İpek’le birlikte yemeğe gittik. İpekcim görmeyeli daha bi dillenmiş, bıcır bıcır konuşuyor. Baklava, börek, hamur işlerini çok seviyor, ee tabii anne maharetli olunca... :) Ona “tatlı yiyelim, tatlı konuşalım” sözünü öğrettim; bir yandan baklavaları yiyor bir yandan da söylüyor: Tatlı konuşalım, tatlı yiyelim... :) Öyle de OLsun...
Sevgimle kucaklarım..

30 Mart 2009 Pazartesi

“Güvenlik Bölgesi, Çıkılmaz...”

Külfet dediğimiz şey bizi adım atmaktan alıkoyuyor ya hani, sıkıntı çekeriz, başımız ağrır, ne gerek var deriz.. Oysa hedefe ulaşmada adım atmak, hele de bilmediğimiz sulara yelken açmak çok önemli ve gerekli; ökseotu gibi olun, güçlüklerin üstesinden gelin siz de..

Bişeyler istiyor kendimize hedefler koyuyor planlar yapıyoruz, kitaplar okuyor eğitimlere katılıyoruz.. Hayatımıza çekmek isteyip de nasıl çekeceğimizi bilmediğimiz şeyler için uğraşıp duruyoruz. İşte tüm bu uğraşlar esnasında kendimizi sabote etmeyelim, olmasını istemediğimize değil istediğimize odaklanalım, bunun için de duygularımızı takip edelim demiştik..

Bu sırada dikkat etmeniz gereken noktalardan biri de geleceğe değil “şimdi”ye odaklanmaktır. Çünkü şimdi hakkında ne düşünürseniz bu sizin geleceğiniz olacak; şu anki düşünceleriniz geleceğinizi yaratacak. Peki sizi şimdiden uzaklaştıran, geçmişe bağlayan, gelecek hakkında endişelendiren şey nedir, hiç düşündünüz mü: Değişim korkusu... Bu korku nasıl çalışıyor, ona bakalım:
Devamını burdan okuyabilirsiniz..
Sevgimle kucaklarım.. :)

23 Mart 2009 Pazartesi

Başarmanın 3 Güçlü Yolu...

Kızılcık sopası ile atılan dayak hikayeleri duymuştum küçükken... Kızılcık dalları çok dayanıklıymış, kırılmazmış öyle kolay kolay.. Hedefinize giderken dayanıklı olun siz de, sağlam olsun duruşunuz.. Sürüncemede bırakmayın düşüncelerinizi; siz düşüncelerinizi yönetin, düşünceleriniz sizi değil...

Evimizde, işyerimizde, sosyal hayatımızda oldukça yoğun, tempolu günler yaşıyoruz. Belli tarihlerde yapılması gereken işlerimiz, teslim edilmesi gereken projelerimiz, katılmamız gereken toplantılarımız var. Bunca yoğunluğun arasında bişeyleri “başarmak” için sağlam planlar yaptığınız halde, bazen bazı nedenlerden dolayı planlarınızın yürümediği oluyor değil mi? Kendinizi “başarısız” hissediyor, hatta içten içe kendinize kızıyorsunuz..
Önce “başarı” ne demek ona bakalım.. Ben başarıyı bişeyi yapmaya karar verdiysek onu yapmak, yapmamaya karar verdiysek de onu yapmamak olarak tanımlıyorum. Buna göre başarının 2 adımı var, birincisi “karar vermek”, ikincisi de yapmak yani “eylem”. Ve aslında başarının %90’lık bölümü eyleme geçmekten oluşuyor; buna karşılık insanların çoğunluğu karar veriyor ancak eyleme geçmiyor. Peki nedir insanları hedeflerine ulaşmak için eyleme geçmekten alıkoyan şey? Bunları bulduğumuz anda bizi başarıya götürecek yolları da bulmuş oluyoruz aslında..
..............................................................................
Devamını burdan okuyabilirsiniz..

İyi haftalar herkese,

sevgimle kucaklarım :)

16 Mart 2009 Pazartesi

Tamamlama ve Kutlama...

Kızkardeşim yeğenime hamileyken bayağı bi isim araştırmıştı.. Söylemesi kolay, yazması kolay, çocuk şakalarına maruz kalmayacak ve de manası olan bir isim.. Uzun araştırmalardan sonra isim bulundu: Defne.. Yunan mitolojisine göre Apollon Daphne'ye aşık olur ama Daphne onu istemez ve ondan kaçar. Tam yakalanacağı sırada babası, nehir tanrısı Peneus onu bir defne ağacına dönüştürür. Apollon da der ki; "Madem ki eşim olamayacaksın, senin yapraklarını başıma taç olarak takacağım, imparatorlar fetihler yaptıkları zaman başlarına zafer tacı olarak senin yapraklarını takacaklar." Defne bugün başarının ve ödüllendirmenin simgesi.. Peki sizin hayatınızda taçlandıracağınız neler var, hiç düşündünüz mü?
Her ne kadar yeni başlangıçlar yeni hedefler için yılbaşı, aybaşı, haftabaşı gibi zamanlar belirlesek de en güzel, en doğru, en uygun zaman aslında ŞİMDİdir.. “Şimdi” verdiğimiz kararlar, attığımız adımlar, değiştirdiğimiz düşünceler, uygulamaya koyduğumuz stratejiler bizi hedefe ulaştırır. Gelecek Pazartesi’ne, gelecek aya, yeni seneye bırakırsak hedeflerimizi, tecrübeyle sabittir ki daha çok bekleriz bişeyler olsun diye.

....................................................

Devamını lütfen burdan okuyun...
Sevgimle kucaklarım, hepimize iyi haftalar.. :)

13 Mart 2009 Cuma

Hoşgelsin Bahar..

İtiraf ediyorum; annemin her sene "bahar temizliği" adıyla evi didik didik döküp, yıkayıp arıtması olayına gıcık oluyordum: "Anne bunlar daha temiz, geçen gün yıkamadın mı / yok kızım 2 ay oldu, bi sudan geçsin.. " Tam bir su canavarı olan annem balkonları foşur foşur yıkamaktan, bulaşıkları bilmem kaç kere durulamaktan (makina olmayan yıllarda), çamaşırları suya bastırmaktan, kapıları silip karşısına geçip kendi yansımasını seyretmekten pek keyif alırdı, hala da alıyor.. :) Gerçi artık fiziksel anlamda gücü pek yetmediğinden kendi yapamıyor bazı şeyleri ama pek güzel yaptırıyor...
Annemin bu temizlik konusundaki defosu bissürü şeyi biriktirip atmamasıydı. Lazım olur deyip atmadıkları, kullanmadığı halde vermeye kıyamadıkları, sevmese de filanca hanım getirdi birine vermek ayıp olur diye düşündükleri, bundan toz bezi yaparım şundan paspas olur dedikleri derken kapıların arkası tıkış tıkış olurdu. Eve bal dök yala, ama kapılar açılmıyor.. Tabii oturduğumuz evlerin küçük ve hane halkının da kalabalık olmasının da bunda payı vardı ama bu yine de genç kızlığından kalma bluzları hala saklamasını haklı çıkarmıyordu. Hatta bi keresinde anne dedim, hadi biraz ayıklama yapalım; yıllar önce diktiği elbiselerin kalıpları, astar - kumaş kırpıkları, o yıllardan kalma dikiş dergileri ve de kullanılmamış ama kullanılması umudu taşınan patron kağıtlarını görünce pes dedim.. :)

Bense hep derli toplu oldum, evde öyle çok temizliğe filan katkım olmazdı ama odam her daim düzenliydi. Feng shui'nin adını duymadığım o yıllarda muhtelif aralıklarla bütün dolaplarımı çekmecelerimi döker, kendi çapımda sadeleşme çalışmaları yapardım. Hakkını yemeyeyim annem de bu konuda bayağı geliştirdi kendini, "sen diyorsun ya at diye, atıyorum artık" diyor geçen gün bana.. İyi ediyorsun dedim, at ki yerine yenisi gelsin..
Bunca lafı nereye bağlayacağım, şimdi ona geldi sıra.. Mart ayının ortalarını bulduğumuz şu günlerde ben de bahar temizliğine soyundum.. Gerçi Baturhan'ın da katkılarıyla bizim ev her zaman düzenli ve temiz oluyor. Ama hani biraz daha detay işler yapabileyim diye hafta içi vakit ayıramayacağımdan 3 hafta sonunu perde - tül yıkamak, ince ayar işler yapmak üzere planladım.. Planın ilk ayağı başarılı idi, bu haftasonu biraz çekmece - dolap dökeceğim.. Temizlik için aldığım yardımı da ekleyince Mart sonunda dip köşe arınmış; eski / kullanılmayan / kırık dökük bişeyler varsa verilmiş / tamir edilmiş olacak. Ev cismen ve ruhen ferahlayacak, enerjisi tazelenecek ve baharı karşılamaya hazır hale gelecek.. Ben de bu işleri yaparken girdiğim derin meditasyon halleri ile bakalım nelerden arınacak, kıyıda köşede kalmış hangi kodlarımın farkına varacak ve onlardan arınma fırsatı bulacağım.. :)
Hazır ev baharı karşılamaya hazır hale gelmişken bir "hoşgeldin bahar buluşması" mı yapsam acaba? Süper fikir; Ankara'da olan, olmayıp da gelebilen tüm sevgili dostlar buyursun; börekler açamasam da milföy hamurundan güzel börekler yaparım size.. :)

Buyrun gelin, bahar hoşgelsin evlerimize, yüreklerimize.. Tazelenelim, çiçekler açalım..
Sevgimle kucaklarım.. :)

10 Mart 2009 Salı

Aşka Uçmak...

Bir şair der ki:


"Aşka uçarsan kanatların yanar."

Bunun üzerine Hz.Mevlana şu cevabı verir:



AŞKA uçmayacaksan kanat neye yarar..."

Sevgili Belgin'den, ben de sevgimle paylaştım :)

09 Mart 2009 Pazartesi

Kişisel Gelişim Halleri..

Oturma odasına girdiğimde, nergislerin keyif veren ve enerjimi artıran kokusunun kalmadığını, hatta kötü koktuğunu farkedince, suyunu değiştirmek lazım diye düşündüm.. Ve suyu değiştirip bozulan sapları ayıklayınca, odada ben ve nergisler yine uyum içinde, birbirini bütünleyici ve enerji doluyduk...

Arka kapağında “hayatınız değişecek” yazan pekçok kitap okudunuz, “bu çalışmayla hayatınızda olan değişikliklere inanamayacaksınız” diye lanse edilen eğitimler aldınız; ama hiçbir şey değişmedi mi? Üzülmeyin, yalnız değilsiniz, pekçoğumuz aynı dertten muzdaribiz.

Hayatlarımızda yolunda gitmeyen şeyler olduğunda, sıkıntılı dönemler yaşadığımızda ya da “iyi güzel de, şöyle şöyle de olsa” deyip bişeyleri geliştirmek, değiştirmek, çıtayı yükseltmek istediğimizde hep bişeylere tutunmak istiyoruz; “şöyle sihirli bir değnek olsa da hoooppp düzelse olan biten” diyoruz, kitaplar okuyor eğitimlere gidiyoruz. Sanki bi şekilde “noksan”mışız da, tamamlanmak ve mutlu olmak için kendimizi geliştirmemiz gerekiyormuş gibi düşünüyoruz. Oysa ilginç gerçek şu ki kendimizi geliştiremeyiz, çünkü bizde aslında yanlış ya da eksik bişey yok.. “Nasıl yani, o kadar yazdığın kişisel gelişim yazılarına ne oldu?” diyorsunuz değil mi? Bakın açıklayayım:

Devamı için lütfen tıklayın...

Sevgimle kucaklarım, iyi haftalar...

05 Mart 2009 Perşembe

Denenmek...

Ahmet Altan'dan...
**********************
Arenada, bütün şövalyelerin aşık olduğu ve evlenmek istediği harikulade güzel prenses, kral babasıyla birlikte oturuyor. Çevreleri genç ve yakışıklı şövalyelerle dolu. Hepsi küçük bir tebessüm için bekliyorlar. Borazanlar çalınıyor ve aslanlar çıkıyorlar arenaya. Kocaman yeleleri, gergin belleri, iri pençeleriyle kükreyerek dolaşıyorlar. Prenses zarif ellerini saklayan uzun eldivenlerinden birini çıkartıp aslanların arasına atıyor.
"-Kim eldivenimi alıp bana getirirse onunla evleneceğim."
Müthiş bir sessizlik oluyor, bir anda herkes susuyor. Bir şövalye diğerlerinden ayrılıyor, taş merdivenlerden ağır ağır inmeye başlıyor, parlak çizmelerinin çıkardığı adım sesleri tek tek duyuluyor. Arenaya giriyor, aslanlar hareketsiz ve şaşkın, bu cesur şövalyeye bakıyorlar. O, hiçbirine aldırmadan eldiveni alıyor, gene adım sesleriyle taş merdivenleri çınlatarak çıkıyor. Eldiveni prensesin kucağına bıraktıktan sonra, kendisine hayranlıkla dönen prensese bir kez bile bakmadan yürüyüp gidiyor.
****************************
Nietzsche "Tanrıyı ve insanları deneme!" diyor. Schiller "Eldiven" şiirini yazıyor. Biz herkesi her zaman deniyoruz, emin olmak, güvenmek istiyoruz, sevgisini ve bağlılığını her an kanıtlasın, hayatını ve her şeyini tehlikeye atsın ve bunu binlerce kez yapsın istiyoruz. Kendimizle ve korkularımızla öylesine doluyuz ki, hiçbir duyguyu, hiçbir insanı, hiçbir nesneyi olduğu gibi bütün gerçekliğiyle göremiyoruz, her şey kendimizle ve korkularımızla oluşturduğumuz prizmalardan kırılarak ulaşıyor bize, herşeyi olduğundan başka bir biçimde, olduğundan başka bir yerde görüyoruz. Belki de bu yüzden aradığımız şeyleri aramamız gereken yerlerden başka yerlerde arıyoruz.
Mutlulukla aramıza, korkularımızı ve kendimizi sokuyoruz...
Ben daha ne diyeyim, sevgimle paylaştım :)

03 Mart 2009 Salı

Verme - Alma...

“Onun için o kadar çok şey yaptım ki tahmin bile edemezsin, şimdi yüzüme bile bakmıyor” derken kızgın olduğunu anlamamak mümkün değildi.. Onu nasıl da korumuş kollamış, elinden geldiğince yardım etmiş, hatta para bile vermişti.. “Bütün bunları ne düşünerek yaptın” dedim, “ne bekliyorsun karşılığında?” Aslında öyle özel, ahım şahım bi beklentisi de yokmuş ama şimdilerde ilişkilerinin eskisi gibi olmamasına hem üzülüyor, hem de kızıyormuş.. “Madem bi beklentin yok, bu kadar niye üzülüyorsun?” dedim ben de, cevabı başka bi yazı konusu..
Bugün başkalarına yaptıklarımıza bakalım istiyorum ve birileri için yaptığımız, yapmadığımız, söylediğimiz, söylemediğimiz vs. herşeyi ”vermek” adı altında topluyorum. Peki ya bunların karşılığı yani aldıklarımız?
Tüm kalbinizle bişey yaptığınızda, bişey verdiğinizde, karşılığını bi şekilde mutlaka alırsınız. Aldığınız şey sizin beklediğiniz şekilde değilse hayal kırıklığına uğrama riskiniz vardır. Burdaki önemli nokta “karşılık beklemeden” yapmak / vermektir.
Öte yandan aynı kişiye sürekli bişey yapıp karşılığını alamıyorsak, “ben yapayım da, gerisi Allah’a kalmış” deyip ömrü billah yapmaya devam etmemiz de gerekmiyor. Çünkü sonuçta evrenin bir de alma – verme dengesi var. İşin özü; hesaplamadan, ölçme – biçme yapmadan, ben şunu yapayım da yarın işim düşerse o da bana yardım eder demeden, bişeyleri “feda” edip “kar” beklemeden yapmaktır.
Zaten aslolan da gönülden yapmaktır; yapın / verin, karşılığın nerden, nasıl ve ne kadar geleceğini düşünmeyin. Zira karşılık verdiğimiz kişiden değil evrenden / yaratıcıdan gelir. Yaptığınızın tam karşılığını (ya da dengini diyelim) o kişiden almanız da gerekmiyor; siz kardeşinize bişey yaparsınız, sonra hiç alakasız bi olayda hiç beklemediğiniz birinden yardım görürsünüz, bi de “ay tesadüf bu ya filanca da ordaymış, Allah işimizi rast getirdi” dersiniz.. :)
Bişey yapıp bıraktığınızda, hani iyilik yapıp denize attığınızda, kendinizi rahat, mutlu, tamamlanmış hissedersiniz. Öte yandan karşılık bekleyip de alamadığınızda, ya da aldığınız beklediğiniz şey değilse mutsuz olur hatta kendinizi kullanılmış gibi görürsünüz. Ya hiç vermeyin ya da kalbinizi açın ve beklentisiz verin; inanın farkı farkedeceksiniz.. :)
Sevgimle yazdım..

02 Mart 2009 Pazartesi

Kendi Kendini Sabotaj...

Rengarenk güllerin olduğu bir bahçe düşünün, bikaç tane toplayıp vazoya koymak istediniz diyelim. Odanız mis gibi koksun, baktıkça içiniz açılsın istediniz. Tam toplarken elinize diken batarsa ne yaparsınız? Gülü sevip dikenine katlanır mısınız, yoksa odanıza dolacak koku ve güzellikten vazgeçip “ne işim var benim gülle” mi dersiniz?
..............

İstekleriniz var ne zamandır OLsun dediğiniz, hedefler koyuyorsunuz sonra da yarı yolda vazgeçiyor ya da hedeften şaşıyorsunuz. Neden böyle oluyor hiç düşündünüz mü, mesela kendi kendinizi sabote ediyor olabilir misiniz?

Devamı için lütfen tıklayın..
Sevgimle kucaklarım, herkese iyi haftalar..