15 Aralık 2009 Salı

Delfina'ya...

Son zamanlarda sıklığı ve şiddeti artan başağrım nedeniyle dün doktora gittim. Yapılan bir dizi tetkikten sonra göz tansiyonumun oldukça yüksek olduğu ortaya çıktı. 10 gün göz damlası kullanıp kontrole gideceğim. Bugün bir ara “hay Allah bu hastalık da nerden çıktı şimdi” diye düşünürken telefonum çaldı: Danışmadan adıma bir kargo geldiğini söylediler. Göndereni soyadından hemen tanıdım: Delfina’nın babası..
Akşam eve geldiğimde kutuyu eşimle birlikte açtık, içinden neler çıkmadı ki: Muhteşem lezzette kuru incir (Mehtapcım itiraf ediyorum, 1,5 tane yedim :)), zeytinyağı, kapağını açınca limonunun bile kokusu gelen yeşil zeytin, harika renkli bal, zeytinyağlı sabunlar, erişte ve kırmızı biber.. “Ey güzel Allahım çıktıkça çıkıyor, bu da ne” diyorum her paketi açarken.. “Ama bunlar çok, çok fazla” diyorum.. Asıl ve en önemlisini eşim veriyor: Küçük bir kağıda el yazısı ile yazılanlar burnumun direğini sızlatıyor, gözyaşımı elimin tersi ile siliveriyorum… Sanki neler söyleyeceğimi bilmiş de "helal olsun" diye yazmış Tevfik amca..
Eşim de ben de hem gönderilenlerden, hem de ve daha çok da yazılanlardan çok etkilendik.
Tam o sırada komşum telefon ederek değişik bir pilav yaptığını ve istersek vereceğini söyledi. Zaten kayınvalidem de yemek yapıp gönderdi bugün, e ben daha ne isteyeyim, “teşekkürler Tanrım” dedim.. :)
Gelen kargonun hikayesini Delfina’nın önümüzdeki günlerde yazacağını biliyorum. Ben bugün sadece ona güzel yüreği, hassasiyeti ve inceliği için teşekkür ediyorum.. Tevfik amca ve Fatma teyzeye de selam, sevgi ve saygılarımı yolluyorum, lütfen onlar da kabul etsinler; ellerine sağlık.. Ve her ne hakkım var ise, benden yana da helal OLsun..
Delfina’nın hikayesini beklerken, ben size pilavın hikayesini anlatayım:
Geçen Pazar günü sevgili reiki hocam bize gelmişti; onunla keyif dolu, çaylı kurabiyeli güzel bikaç saat geçirdik. Sohbetimizin bir yerinde “vermenin gücü”nden sözettik. İlla her şeyin parasal bir karşılığı olmayacağından, bazen bir sözün, bazen bir davranışın ya da paylaşılan bir tabak yemeğin de pekala bişeylerin karşılığı olabileceğinden bahsettik. Ona dedim ki “bak mesela, bu kurabiyeyi yapmak için 3 yumurta gerekiyordu, ama evde 2 tane vardı. Eksik olan yumurtayı aldığım komşuma yumurtanın parasını vermeyeceğim tabii ama kurabiye götüreceğim.” Akşam ona kurabiye götürünce Baturhan bir tabak kurabiye de diğer komşumuza götürmemi söyledi: “O” dedi, sen Adana’ya
gittiğinde bana yemek getirmişti.” Bir tabak kurabiye de üst komşum Şükran’a çıkardım. Kapıda konuşurken “nohut pişirdim” dedi, “ister misin?” Baturhan nohudu çok sevdiğinden olur dedim. Tam tabağa koyuyordu ki, “ ya ne uğraştırıyorsun beni, hadi gelin burada yiyelim” dedi. Biz de evden turşu getirdik, bir de geçen gün bir sevgili arkadaşımın getirdiği kestane şekerlerinden.. Şükran da kestane şekerini çok seviyor, süper yemek oldu :)) Velhasıl aldığım 1 yumurta döndü dolaştı bize akşam yemeği oldu sonunda.. Pilav da olayın devamı.. :)
Hani hep diyorum ya, sorgusuz hesapsız kitapsız verin diye.. Ee verin işte, inanın o verdiğiniz döner dolanır size misliyle gelir. Paylaşarak çoğalmak dedikleri de işte bu..
Sevgili Delfina artık hikayeni bekliyoruz, şimdi herkes merak edecek bana niye bu kadar çok şey gönderdiğini.. Paylaşıp çoğaltmak ister misin sen de hislerini?
Sevgiler benden.. :)

30 Kasım 2009 Pazartesi

Mevlana Oğluna Der ki...

Bugün sizlerle Mevlana'nın oğluna öğüdünü paylaşmak istedim, yaşamınız ışık ve sevgi dolu OLsun..
Mevlana oğluna der ki:
“Bahaeddin! Eğer daima cennette olmak istersen, herkesle dost ol, hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma!
Fazla bir şey isteme ve hiç kimseden de fazla olma!
Merhem ve mum gibi ol! İğne gibi olma!
Eğer hiç kimseden sana fenalık gelmesini istemezsen, fena söyleyici, fena öğretici, fena düşünceli olma! Çünkü bir adamı dostlukla anarsan, daima sevinç içinde olursun.. İşte o sevinç Cennetin ta kendisidir.
Eğer bir kimseyi düşmanlıkla anarsan, daima üzüntü içinde olursun. İşte bu gam da cehennemin ta kendisidir.
Dostlarını andığın vakit içinin bahçesi çiçeklenir, gül ve fesleğenlerle dolar. Düşmanları andığın vakit, için dikenler ve yılanlarla dolar, canın sıkılır, içine pejmürdelik gelir.. Bütün peygamberler ve veliler, böyle yaptılar, içlerindeki karakteri dışarı vurdular. Halk onların bu güzel huyuna mağlup olup tutuldu, hepsi gönül hoşluğu ile onların ümmeti ve müridi oldular.”
Mevlana oğluna der ki:
"Bahaeddin! Düşmanını sevmek, düşmanının da seni sevmesini istersen, kırk gün onun hayrını ve iyiliğini söyle, o düşman senin dostun olur.
Çünkü gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönüle yol vardır."
Sevgimle kucaklarım.. :)
(foto Aralık 2007, Şeb-i Aruz törenleri - Konya, Baturhan Atabey)

17 Kasım 2009 Salı

Kadınlar İçin Sone...

Ben güzel gözlü kadınları severim
Bir de küçük ayaklıları, uzun boyunluları
Hem nasıl severim, öyle severim işte
Terler avuçları, kesilir solukları.

Ben mahzun kadınları severim,
Yavru ceylanca kadınları, ürkekçe,
Hem nasıl severim, öyle severim işte.
Bilemezsin ne güzeldirler öpüştükçe,

Ben akıllı kadınları severim,
Düşünen, az konuşan, çok bilen,
Her yerde her zaman nazı çekilen,
Hem nasıl severim, öyle severim işte.

İçimde büyük, sonsuz ateşler yanmalı
Ölümüm bile o kadın yüzünden olmalı.

Ümit Yaşar Oğuzcan

13 Ekim 2009 Salı

Törpü...

Geçen akşam çok sevdiğimiz bir arkadaşımızın kardeşinin düğünündeydik.. Sahiden yaşlanmışım ben, herbişeyde gözlerim doluyor.. Gelinle damat salona girerken, “evet” derken, ilk danslarını ederken hep ağlamaklıydım. Bir duygusallık sormayın... Düğün başlamadan konuştuk, “tadını çıkarın, boşverin artık masa düzenlerini, kim gelmiş, kim haber vermemiş vaziyetlerini” dedik.. Bunları düşünmekten anın tadı çıkmıyor, oysa insanın kaç kere düğün gecesi olur ki hayatında.. İşte an’da olmanın önemi bir kez daha aklımda..

İlerleyen vakitte masadakilerle evlilikten konuşuluyordu. Birisi dedi ki; “insanlar evlenince ellerine birer törpü alacaklar; başlayacaklar köşelerini, duvarlarını, kalıplarını törpülemeye..“ Sonra da ekledi “eşimle ellerimizde birer törpü, törpüleyip duruyoruz..” :)

Bu laflar üzerine, 38 yaşında evlenmiş, anne babamın, akrabalarımın, eşin – dostun, arkadaşlarımın evliliklerine tanık olmuş, 2 yıl 3 aylık evli biri olarak düşündüm ben de.. :) Hani hep değişim dönüşümden bahsediyorum, kalıplarınızı yıkın, kodlamalarını değiştirin diyorum. Evlilik bunun için öyle örnekler çıkarıyor ki karşımıza. Düşünün ki, kardeşlerinizle aynı evde, aynı anne babanın çocuğu olarak aynı terbiye ve kurallarla yetişiyorsunuz. Anne babanızla, kardeşlerinizle tüm düşünce ve duygularınız aynı mı, %100 anlaşıyor musunuz? Cevap hayır.. Ee o zaman, bambaşka aile, kültür, eğitim, terbiye ve görgüye sahip bir kadınla erkeğin de herşeyde %100 anlaşmasını beklemek çok da doğru olmaz diye düşünüyorum.. Kimbilir ne kalıplarla, inançlarla, korkularla yetiştiler.. İşte burda arkadaşımızın deyimiyle “törpü” devreye giriyor. “Ben” ve “biz” bilincinin sağlıklı bir şekilde yer aldığı bir evlilik için hayatın diğer tüm alanlarında olduğu gibi burda da “denge” önemli..

Bunun için de;

sevgimizi karşımızdakinin sevgi dilinde anlatmak,
istek ve ihtiyaçlarımızı etkili bir dille bildirmek,
onun istek ve ihtiyaçlarını da anlamak ve saygı göstermek,
yardım etmek ya da yardım istemek,
karşıdakine saldırmadan, suçlamadan, hakaret etmeden, gururunu incitmeden konuşmak,
karşıdakini değiştirmeye, zorla bişey yaptırmaya çalışmamak,
onun ne kadar değerli, önemli ve özel olduğunu hissettirmek gerekiyor.

Biliyorum ki içinizde benden çok daha uzun süreli evliliği olup daha tecrübeli olanlarınız var. Bu yazdıklarıma daha pekçok şey ekleyebilirsiniz. Benim gördüğüm ve yaşadıklarım en temel çerçevede bunlar. Ve bunlar aslında sadece evlilik düzgün gitsin diye değil, kendi gelişimimiz için de son derece önemli. Hepimizin hayat amacımız en temel düzeyde mutlu olmak.. Kendi içinde mutlu olmak, kendiyle barışık olmak için bence bunlar evlilikte ve hayatın her alanında olmalı..

Yoksa herkes olduğu gibi kalmaya devam ederse, “budur” diye inat ederse, geri adım atmaz, alttan almaz, orta yolu bulmaya çalışmaz, karşıdakini kendi egemenliği altına almaya kalkarsa artık o ev “yuva” değil “cehennem” olur.. Bence evlilik bir “kazan – kazan” ilişkisi... Kazanmak istiyorsanız haydi alın törpülerinizi.. Peki ya sen diyorsanız, benim de elimde var bir törpü... :)

Sevgimle kucaklarım... :)

12 Ekim 2009 Pazartesi

Şükran Subliminal mp3...

Affetme Meditasyonu CD'sinden sonra şimdi de hediye bir mp3 hazırladık..
Olumlama cümlelerini benim yazdığım şükür subliminal mp3'ü burdan indirebilirsiniz..
Varlığınıza şükürle, sevgimle kucaklarım.. :)

18 Eylül 2009 Cuma

Herhangi Birgün...

“Hiç güzel şeyler yazmıyorsun” dedi, “senin yazdıklarını artık ben bile okumuyorum; eskiden ne güzel herşeyden yazardın, şimdi çok teknik yazıyorsun...” İnsan karısına hiç böyle der mi, bozuldum tabii..
Oysa yazdıklarımdan ne kadar mutluyum, “yaşasın bu hafta da bişeylerim var insanlara sunabileceğim, onların hayatına dokunacak şeyler..” diye seviniyorum.. Oysa daha önceden de şöyle hafifçe dokundurmuştu, “seni okumuyorum” diye.. Sahi yazdıklarım sevilmiyor mu artık.. Hay allah yaaa... :( Olsun, 1 kişi bile varsa ekranın ardından ulaştığım, yazdıklarımın ardındayım, pişman değilim, gene yazacağım!...
Bu kadar teknik yazının arasında ne var ne yok diye baktım hayatımda.. Hepinizinki gibi aslında..
“Radyolu saatimin şarkılarını ninni yerine koyar da uyurum” diye saati hemen susturmakla başlayan günlerim var..
Penceremin önünde sabah kahvaltılarını bekleyen boy boy kediler var.. Bir de ben salona girince fanusunda bir o yana bir bu yana hızla yüzen evlilik yıldönümü hediyesi balığım..
Ertesi gün giyilmek üzere çoğunlukla akşamdan düşünülüp ayarlanmış giysiler, yaşasın bunun da içine girebiliyorum artık dediğim eteklerim pantolonlarım, renk renk incik boncuklarım var..
Bu renk gözlerimi güzel gösteriyor dediğim farlarım, kirpiklerimi ok gibi yapan rimelim var..
Bugünlerde gene çok dökülmeye başlayan ilkokul 3’den beri ak düşmüş, şimdilerde omuzlarıma dökülen saçlarım var..
Sabah arabada işe giderken ettiğim dualar, koyduğum niyetler var..
Gün boyu çalıştığım bir işim, konuştuğum insanlar, yazdığım yazılar var..
Koçluk çalışması yaptığımız, hayatlarına dokunmama, yol arkadaşları olmama izin veren güzel insanlar var.. Hele bir de hayatlarında bişeyler değişip geliştiği zaman bunu coşkuyla, sevinçle ve heyecanla anlatmaları var ki, bundan büyük mutluluk duyuyorum..
Affetme Cd’sini yaptığımız Funda var sonra, “sen düşündüklerini söyle, yaparız” diyen..
Reiki ya da prana yapınca “ağrılarım geçti, ne yaptın sen böyle” diyenler var..
Haftasonu yıkadığım çamaşırlar, yaptığım ütüler var.. Sakız gibi çarşaflarım var, hele ilk serdiğimde misler gibi duran ve de kokan.. Neyse ki temizlik için yardım eden Zübeyde var, “abla bu bitti, başka ne var yapılacak” demesi çok hoşuma giden..
İftar soframızda çorba, zeytin, her akşam getirip bir türlü yemediğimiz hurma, zeytinyağlı bişey mutlaka var..
Bazen de hastalıklar var, yatağa düşüren..
Televizyonda, selde yakınlarını ya da mallarını kaybedenleri içim acıyarak izlerken, dışarda yağan yağmurdan sığındığım bir çatım var, yuvam dediğim, sevdiğim..
Yaz boyu oturduğumuz, ılık yaz akşamlarının keyfini komşularla, dostlarla bir bardak çay eşliğinde paylaştığımız balkonumuz var.. Rengarenk sardunyalarımız var sonra, yoldan geçen tanımadığım insanların “bir dal sardunya verir misiniz?” dedikleri..
Canım annem var sonra, hergün saat 10’da arayıp “uyandın mı” dediğim ve bir de babam, yıllar sonra hayatımıza bilgece tekrar giren.. İyi ki varlar..
Kardeşlerim, ablaları olmaktan gurur duyduğum, bir zamanlar evin küçüğü iken şimdi anne ve baba olan, çocuğum gibi sevdiğim canlar var.. Baba olanın Eda’sı var ve İpek’i, anne olanın Battal’ı var ve Defne’si.. Büyük bir aile olmanın keyfi ve mutluluğu var..
Kitaplarım, notlarım, yazılarım, CD’lerim var.. Aralarında kaybolmaktan sevinç duyduğum..
Fotoğraflarım var, yurdumun farklı güzelliklerinde çekilmiş.. Yaşamın tadını en çok hissettiren, çektirmesini sevdiğim kadar, bakmasını da sevdiğim..
Sessizliğim, dinginliğim, bazen telaşlarım, hüzünlerim üzüntülerim var.. Arada gerginliklerim ya da boş çuval gibi ayakta duramayıp yığıldığım anlar var.. Bazen de beklediklerimin olmakta / gelmekte olduğuna dair inancımla çocuk gibi sevinçlerim.. Bir bardak çayla keyiflenen, bir parça çikolatayla tatlanan anlarım var..
Tam tatil planlaması yaparken annemin kırılan bacağı var.. Özellikle ilk günlerinde ona gitmelerim, yemek yapmalarım, onu yıkamalarım var.. Kayınannemin araya giren yüksek tansiyonu, ağrıları, uyuşan kolu, uğuldayan kulakları, gördüğü kötü rüyalar var.. Eh artık sağlık problemleri bitti derken Baturhan’ın feci şekilde burkulan ayağının 2 hafta alçıda kalması var..
Tabii bir de bana bu yazıyı yazdırtan o var: Ayna’nın şarkısındaki gibi hayata öyle bir bakıyorken karşıma çıkan, evimin huzuru aşkımın muzuru, çayımın şekeri adam...
Bunca varın yanında yok olanlar da var tabii, var olmak üzere evrene siparişi verilmiş, üzerinde çalışılmakta olan.. Yakında onlar da var hayatımda..
Böyle işte..
Bu kadar..
Basit, sade ve yalın..
Gündelik hayatım yukardaki gibi.. Hepinizinki gibi aslında...
Ama sanırım bir süre daha böyle olacak yazılarım, teknik yani..
Kocam beni okumayacak..
Ben yazmaya devam edeceğim..
1 kişi için bile olsa..
*******************************************
Biz yarın sabah yola çıkıyoruz, gecikmiş yaz tatilimiz için..
Hepinize ağzınızın ve gönlünüzün tadının yerinde olduğu keyif dolu bir bayram OLsun..
Sevgimle kucaklarım... :)

1 Eylül 2009 Salı

Affetme Meditasyonu CD'si Çıktı.. :)

Yazmıştım hani, "diyelim ki bir meditasyon CD’si yapmak istiyorum" demiştim..
Yaptım... :)

"Kendimiz için asla ihmal etmememiz gereken, kırgınlıklarımızdan arınmaktır" deyip yola çıktım ve Şimdi Değiş' in işbirliği ile Affetme Meditasyonu Cd'si hazırladım.

Dinleyen herkese faydalı olması gönülden dileğimdir...

****************************************************

“Affet demek kolay, ben ne acılar çektim” diyorsunuz, haklısınız... Ama nereye kadar? Nereye kadar bu duygunun esiri olup, kendinize engeller koyup, öfke yangınında yanabilirsiniz ki.. Kızgınlıklarınızı,öfkelerinizi, hayal kırıklıklarınızı, üzüntülerinizi dönüştürüp onları ışığa salmaya, yerlerine sevgi koymaya ne dersiniz?

Dilerseniz cd'ye bu linkten sahip olabilir ya da ncigdematabey@gmail.com adresinden bana mesaj atarak isteyebilirsiniz.

Sevgimle kucaklarım.. :)

14 Ağustos 2009 Cuma

4 Ağustos 2009 Salı

40...


Elif Şafak’ın “Aşk” adlı kitabında Aziz, Ella’ya yazdığı mektupta şöyle diyor:

“Doğumgünün kutlu olsun. Hem erkekler hem kadınlar için “kırk” en güzel yaştır. Bence kırk sayısı tılsımlıdır.

Boşuna değil, Nuh Tufanı kırk gün sürdü. Sular heryeri kapladı ama aynı zamanda bu topyekun yıkım, birikmiş tüm kirleri sildi ve hayata yeniden başlama fırsayı verdi. İslam tasavvufunda kırk sayısı bir mertebe aşmak için sarf edilen zamanı, manevi uyanışı temsil eder. Bilincin 4 temel safhası vardır. Herbirinde on derece mevcuttur ki toplamda kırk eder. Hazreti İsa kırk gün kırk gece çölde çile çekti. Hazreti Muhammed peygamberlik çağrısını kırk yaşında işitti. Buda ıhlamur ağacının altında kırk gün tefekküre daldı. Ve tabii bir de Şems’in kırk altın kuralını unutmamalı.

Kırk yaşında insan yeni bir vazife üstlenir. Bence muhteşem bir yaşa vardın! Yaşlanmayı da sakın dert etme. Kırk öyle kudretli bir sayıdır ki, kırışıklıklar da saçındaki aklar da yanında cılız kalır.”

Bugün benim doğumgünüm..

Yaşadığım tüm olayların hayrını görmeyi,
karşıma çıkan tüm insanları oldukları gibi kabul etmeyi,
aldığım tüm dersleri hatırlamayı,
tüm bunlara şükretmeyi,
çokken hiçleşmeyi,
hiçken çoğalmayı,
sevginin önemini,
hizmetin sorumluluğunu,

40 yaşımla birlikte daha iyi özümsediğimi hissediyorum..

Geçen sene de yazdığım gibi, benim bugünkü ben olmamda katkısı olan herkese teşekkür ederim. Hayatıma bir şekilde dahil olan, hayatlarına bir şekilde dokunmama izin veren herkesin varlığına şükürler olsun.

Ve de özü: Hamdım, pişiyorum... :)

Sevgimle kucaklarım.. :)

14 Temmuz 2009 Salı

Evimiz EVİM'de..


Baykuş Efsanesi başlıklı yazımdan hatırlarsınız: Baturhan'ın bir baykuş koleksiyonu var ve bunlar salonumuzun duvarında gelenlere "hoşgeldiniz" diyor :) Oldukça ilgi çeken baykuşlar duvarda Baturhan'ın tasarladığı dolap / raf sisteminde duruyorlar.

İşte bu dolap, pratik ev fikirleri dergisi Evim'in Temmuz sayısında "ev koçu" bölümünde yer aldı. Köşenin sahibi sevgili Nazlı Arun'a teşekkür ediyoruz..

Evliliğimizin 2. yıldönümünde bu haberi sizlerle paylaşmaktan mutluyum. Kuş yuvamızda misafirimiz olmanızdan ve sohbetinizi paylaşmanızdan memnuniyet duyarız, çaylar pastalar bizden.. :)

10 Temmuz 2009 Cuma

Aşk'tan...

Şems'in 38. kuralı:
"Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?” diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

*******************************************

ee daha ne demeli?

7 Temmuz 2009 Salı

Tırmık İzi...

İşte beklenen an... Tanımaktan, yollarımızın kesişmesinden, hayatlarımıza belki de birer iz bırakmış olmaktan mutluluk duyduğum sevgili arkadaşımız Handan'ın aynı adlı blogundan yola çıkan Tırmık İzi yayında:

“…‘Orta halli bir memur çocuğu olarak köy ve kasaba okullarında okumuş, nereye gidilmişse oranın insanı ile bir tutulmuş, ayağına paslı çivi saplanmış, köpek ısırmış, kedi tırmalamış yani tabiattan koparılmadan şantiye şartlarında yetiştirilmiş bir fanîyim. Devletimin kayıtlarında da emekliliği henüz dolmuş spiker kadrosunda geçerim!’ cümleleriyle kendisini tanıtan Handan DEMİRALP; ‘Her şey yeterince olmalı hayatta; ne çok eksik, ne çok fazla... Tadında kalmalı yani, lastik gibi uzamamalı, yorulan, eskiyen, tavsayan ne varsa tamamını ardında bırakıp, terk etmeyi, ayrılmayı göze alıp, kullanılmayan giysileri ayıklar gibi ayıklamalı insan hayatındaki kavramları. Ki; yenilere yer açabilsin.’ diyor.

Tırmık İzi, bir sanal günceye ad olarak konmuş olsa da hayatın bütün gerçekliğini içinde barındırıyor. İnancın köşe taşlarına yuvarlanan cümlelerle, rûhunu san’âttan almış bir ‘ifade ustası’nın kendisini dillendirdiği bir eser olarak yüreğinize dokunuyor ve gönül tellerinizi akort ediyor.................."

Kitabının sana ve hepimize hayırlı olmasını gönülden diliyorum Handancığım..
Hayrı çok, kazancı bol Olsun.. :)

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Siz Değilseniz Kim, Şimdi Değilse Ne Zaman?

Yazılarımda sıkça kullandığım bir kavram var biliyorsunuz: “Hayatınızın sorumluluğunu alın” diyorum. Peki ne demektir insanın hayatının sorumluluğunu alması?
Sigara içiyorsunuz ve sağlık problemleriniz var. Doktorunuz sigarayı bırakmalısınız diyor. Siz ne diyorsunuz: “Nasıl olsa birgün öleceğim, sigara içmeyenler ölmüyor mu sanki?” Hem zaten daha önce de 2 kez bırakmış ama tekrar başlamıştınız.
Fazla kilolarınızdan şikayetçisiniz, ama ne sağlıklı besleniyor, ne spor yapıyor, ne de hayat tarzınızda başka bir değişiklik yapıyorsunuz. Kim zayıflayacak sizin yerinize diyetisyeniniz mi, eşiniz mi? Hem zaten daha önce de istediğiniz 10 kiloyu vermiş tekrar almıştınız.
........................................................
Devamını burdan okuyabilirsiniz.
Annem geçen hafta tam da tatile gideceği gün, tabakları dolaba yerleştirirken sandalyeden düşüp ayağını kırmış. Akşam gittiğimde ayağı alçıya alınmış, ağrı kesici içilmiş ve ilk ziyaretçiler gelmeye başlamıştı bile..
11 yıl önce ayağım kırıldığında onun bana yaptığı hizmeti tam olarak da yapamasam da, bütün hafta onun evine taşındık.. Haftasonu da anneciğimi yıkadım güzelce, işkembeciden paça çorbası alıp götürdüm, kırığa iyi gelir derler ya.. Koltuk değnekleriyle zıp zıp dolaşıyor evin içinde.. :) Öyle geçti geçen hafta, yarın 1 hafta olacak, kontrole gidecek, bakalım ne diyecek doktor..
Sağlıklı ve keyifli bir hafta olsun hepimize..
Sevgimle kucaklarım :)

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Müze Şehir: Edirne...

Yıllardır katıldığımız turlarda, gittiğimiz gezilerde yolumuzun düşmediği, kenarından kıyısından geçmediğimiz bir tek yer kalmıştı, İstanbul’dan ötesi: Edirne, Tekirdağ dolayları, namı-ı diğer Trakya.. 19 Mayıs’ı fırsat bilip Tempo Tur’un 4 günlük Edirne, Tekirdağ, Gelibolu'yu kapsayan ve Çanakkale üzerinden dönülen Trakya turuna katılma kararı aldık. Bundan sonrası keyifli bir haberleşme süreci idi: Nicedir Nilambara’yla Edirne’deki blogcu arkadaşımız Funda’yı ziyaret etmeyi istediğimizden, hemen Nilambara’ya fikrimizi bildirdim. O “tamam” deyince daha önce çeşitli gezilere birlikte katıldığım, hatta aynı odada kaldığım Berrin’e de sorduk. Bir “tamam” da ondan geldi ve hava durumunu, götüreceğimiz kıyafetleri, çekeceğimiz fotoğrafları, yiyeceğimiz yemekleri konuştuğumuz, Funda’ya da geleceğimizi bildirdiğimiz bir telefon ve mesaj trafiği başladı. Burcu da bu trafiğe katkıda bulundu ve nihayetinde 15 Mayıs akşamı saat 22’de otobüste yerimizi almıştık..

Cumartesi sabah 8 gibi Edirne’ye vardık. Yunanistan ile Bulgaristan’a sınırı olan Edirne 100 yıla yakın bir süre Osmanlı İmparatorluğunun başkentliğini yapmış, 18. yüzyılda ise Avrupa'nın en büyük yedi şehrinden biri olmuş. Bu nedenle camileri, dini kompleksleri, köprüleri, kervansarayları ve saraylarıyla bence mutlaka görülmesi gereken, küçük ama sevimli, tam bir müze şehir..

Nilambara ve Berrin uykusuz geçirdikleri gecenin ardından biraz yorgunlardı. Ama Meriç nehri kıyısındaki eski karakol binasının restore edilmesi ile yapılmış Belediye’nin Protokol Evi’nde masalar henüz hazır olmadığından, kahvaltımızı yapmak üzere garsonlarla birlikte masaların örtülerini serdik, sandalyelerin minderlerini koyduk.. :) Kahvaltının ardından Edirne’nin mesire ve yazlık yeri olan Karaağaç’a hareket ettik ve Trakya Üniversitesi Rektörlük binası olan eski gar binasını gördük, hatta yaramazlık yapıp trenlere çıktık.. :) Lozan Anlaşması ile Karaağaç'ın tekrar Türk topraklarına kazandırılmasını ve Lozan Anlaşmasında kazanılan diplomatik zaferi temsil eden Lozan Anıtı da burada bulunuyor.

Bundan sonraki durağımız Sultan II. Bayezid Külliyesi içindeki Darüşşifa (şifahane) oldu. Külliye içindeki cami dışındaki tüm bölümler Trakya Üniversitesine devredilmiş durumda. Mankenlerle canlandırmaların yapıldığı odaları, mimarisi ile şifahane 2004 yılı Avrupa Konseyi Avrupa Müze Ödülünü almış ve yılın müzesi seçilmiş. Görseniz temizliği (tuvaletini çok beğendim :)), bakımı, sinevizyon gösterileri ile gerçekten modern bir müze olmuş. Şifahane olarak kullanıldığı dönemde 50 hastaya 30 doktorun düştüğü söyleniyor, zamanının göz doktoru ve cerrahı olan önemli bir sağlık merkezi; daha sonraki yıllarda ise ruh hastalıklarının su sesi ve müzikle tedavi edildiği bir yer olmuş. Şifahane boş yere meşgul edilmesin, şifa niyetine dağıtılan macunu insanlar boş yere almasınlar diye bir lanetleme durumu da sözkonusu imiş; denirmiş ki “kim burdan hasta olmadan macun alırsa daha beter olsun!..”

Külliye içinde yer alan camiyi de gördükten sonra Sarayiçi denen bölgeye gittik. Edirne'nin fethinden sonra ilk saray Sultan I.Murat tarafından yaptırılmış, daha sonra Sultan II.Murat tarafından ikinci bir saray inşaatı başlatılmış; Fatih Sultan Mehmet de geliştirerek büyütmüş. Bu saray başkentin İstanbul'a taşınmasından sonra da başta Fatih olmak üzere padişahların ilgi alanında kalmayı sürdürmüş, padişahların çoğu burada ikamet etmişler. 1870'li yıllarda sarayın mahzenleri cephane depolamada kullanılmaya başlanmış; 93 Harbi olarak da anılan Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Ruslar'ın Edirne'ye yaklaşması üzerine, Vali Cemil Paşa ve Müşir Ahmet Eyüp Paşa'nın emirleriyle ateşe verilmiş ve saray havaya uçurulmuş. O zaman Yargıtay olarak kullanılan Adalet Kasrı ise hala ayakta.. Kasrın önünde 2 tane taş var, birincisi seng-i ibret, yani ibret taşı: Devlet büyüklerinin kesilen başları bu taşın üstüne konup halka gösteriliyormuş. İkincisi ise halkın yazılı şikayet ve dileklerinin bırakıldığı seng-i hürmet, yani hürmet taşı..
Günümüzde Kırkpınar güreşleri de bu Sarayiçi denen alanda yapılıyor.
Davetinin kırmızı dipli mumla yapıldığı “Kırkpınar Yağlı Güreşleri” ile ilgili birçok söylenti var, bunlardan en yaygın olanı şöyle: “Rumeli’nin fethi sırasında Orhan Gazi’nin kardeşi Süleyman Paşa 40 askeriyle Domuzhisarı Kalesi ile birlikte birkaç kaleyi de ele geçirir. Bu birlik geri dönerken, bugün Yunanistan sınırları içerisinde kalan Samona’daki molalarında güreşe tutuşurlar. Bunlardan ikisi yenişemez. Daha sonra iki güreşçi bir Hıdrellez gününde (6 Mayıs) yeniden güreşe tutuşurlar. Güreş sabah erkenden başlayıp gece yarısı iki güreşçinin ölümüne kadar sürer. Arkadaşları tarafından orada bulunan bir incir ağacının altına defnedilirler. Yıllar sonra arkadaşları aynı yere tekrar geldiklerinde iki pehlivan arkadaşlarının gömülü oldukları yerde temiz ve gür pınarların şırıl şırıl aktığını görürler. Bunun üzerine o yer “Kırkpınar” olarak adlandırılır ve böylece “Kırkpınar Yağlı Güreşleri” geleneği başlar.

Kırkpınarla ilgili orda ilk defa duyduğum hüzünlü bir de olay var: 1800’lerin sonlarına doğru dönemin bütün ünlü pehlivanlarını dize getiren ünlü Kırkpınar pehlivanı Koca Yusuf, tüm rakiplerini 1 dakikadan kısa bir sürede tuş ederek Avrupa’da da yenmedik kimseyi bırakmamış. Bundan sonra Amerika’da da tüm rakiplerini perişan etmiş ve adı “terrible Turk”e çıkmış. Organizatörler bolca paralar kazanırken Koca Yusuf için önemli olan para değil Türk’ün gücünün dünyaya duyurulması imiş. Aile ve vatan hasreti nedeniyle son bir maç yapıp yurda dönmeye karar vermiş. Avrupa ve Amerika'daki güreşlerinden kazandığı 800 altını kemerine yerleştirip Türkiye'ye dönmek üzere gemiyle yola çıkmış. Gemi sis yüzünden başka bir gemiyle çarpışmış ve sulara gömülmüş. Rivayete göre Koca Yusuf da can havliyle bir filikanın kenarına yapışmış ama filikada bulunanlar onun heybetli vücudu ile sandalı devirmesinden korkmuşlar. İçlerinden biri filika içinde bulunan ve ipleri kesmek için kullanılan ufak bir baltayla ellerine vurmuş ve Koca Yusuf'un o dev vücudu okyanusun derinliklerine doğru gümülüp gitmiş. Bir başka rivayet ise suya düşen Koca Yusuf’un kemerindeki altınlar yüzünden denizin dibine battığı şeklinde.. Her nasıl olursa olsun, Koca Yusuf ‘Türk gibi güçlü’ sözünü tüm Avrupa’ya ve Amerika’ya belletmiş bir pehlivan..

Edirne’nin sokakları aynı Kars’ta da gördüğümüz gibi “ızgara şehir planı” na (hippodamik plan) göre yapılmış. Yani sokaklar birbirini dik açılarla kesiyor ve kuzey – güney, doğu – batı yönünde ilerliyorlar. İşte bu sokaklardan geçip öğle yemeği için Meşhur Edirne Ciğercisine gittik. Edirne tava ciğerinin özelliği, kuzudan değil de Trakya bölgesinde yetişen, doğal meralardaki kokulu otlarla beslenen danalardan elde edilen ciğerden yapılması.. Kare şeklinde ve incecik kesilen ciğerler adı üzerinde tavada pişiriliyor fakat tavası alüminyumdan ve yağın çok hızlı kızabilmesi için yaklaşık 1 mm gibi bir incelikte.. Ciğer Edirne/Karaağaç mahsulü kurutulmuş acı kırmızı biberle servis ediliyor.. Tabii bu yemekten sonra diyeti bir yana bıraktığımı söylememe gerek yok sanırım :)

Yemekten sonraki durağımız Edirne denilince akla ilk gelenlerden biri, tınısıyla ünlü olan Selimiye Camii.. Mimar Sinan “Çıraklığımı İstanbul'daki Şehzade Camii'nde yaptım. Kalfalığımı da Süleymaniye Camii'nde tamamladım. Fakat bütün gücümü bu Sultan Selim Han camiinde sarf edip ustalığımı ayân ve beyân ettim” demekle hiç de haksız değil; çünkü burası gerçekten bir sanat eseri ve Sinan'ın 80 yaşında yaptığı bu cami Osmanlı mimarisinin de en önemli baş yapıtlarından biri.. Padişahlar başkent neresiyse oraya cami yaptırırken, Selim'in caminin yapılacağı şehir olarak neden Edirne'yi seçtiği kesin olarak bilinmemekle beraber, o dönemde İstanbul'da yeni bir büyük camiye ihtiyaç duyulmadığı, Edirne'nin Rumeli'deki Osmanlı egemenliğinin merkezi konumunda olduğu ve Selim'in gençlik yıllarından beri şehre ayrı sevgi beslediği şeklinde bir rivayet var.. Bir başka söylenti ise Mimar Sinan’ın Ayasofya’yla yarışacak eserini Selim’i kandırarak Edirne’ye yaptığı şeklinde.. Cami mermer, çini ve hat işçiliklerinin yanında içindeki ters lale motifiyle de ünlü: Bir rivayete göre bu cami buraya yapılmadan önce caminin bulunduğu yer bir kadına ait lale bahçesiymiş. Kadın yeri vermemek için bayağı direnmiş ve bir şartla bahçeyi vermiş. Şartı lalelerden ve kadından camide bir iz olmasıymış: Lale bahçeyi, ters oluşu ise kadının çıkarttığı terslikleri sembolize ediyor. Bir başka hikayeye göre ise mermerdeki ters lale büyük ihtimalle mermer işçilerinin birinin imzası.. Öte yandan Lâle Osmanlı Türkleri için Allah'ı simgeliyor çünkü Arapça'da Lale ve Allah kelimelerinin yazılışlarındaki harfler ve harf sayıları aynı, sadece yerleri değişik..

Bir diğer özel cami ise Üç Şerefeli Camii.. Camiyi yaptıran Osmanlı Padişahı Sultan II.Murat Edirne'yi bir başkent olarak tasarladığından cami bu tasarı içinde o dönemlerde Balkanlardaki egemenliğin ifadesi olarak görülüyor. Osmanlı Mimarisinde yeni bir çığır açan bu cami bazı özellikleriyle, ilklerin de sahibi durumunda.. Örneğin; tek kubbeli döneme geçişin ilk denemelerinden, ilk büyük revaklı avluya sahip, camiye girer girmez ana kubbenin altına geliniyor, şerefelerine üç ayrı yoldan çıkılıyor. Mihrabın iki yanında, caminin denge durumunu kontrol için iki silindir var, bunların dönüyor oluşları caminin dengede olduğunu gösteriyor. Ayrıca kapısı da neredeyse cami kadar ünlü..
Bütün gece yolculuk yapıp bütün gün de gezdikten sonra, akşamüstü konaklayacağımız Rüstem Paşa Kervansarayı’na vardığımızda acayip yorulmuş vaziyetteydik. Burası Sadrazam Rüstem Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmış, iki katlı 102 odalı ve geniş salonlu bir kervansaray.. Mardin’deki Artuklu Kervansarayı’ndan sonra doğrusu biraz hayalkırıklığına uğradımı itiraf etmeliyim ama Baturhan’ın dediği gibi “satın almadık, sadece bir gece konakladık.” :) Akşam yemeğinden önce günlerdir heyecanla beklenen buluşma gerçekleşti: Sevgili Funda ve oğlu Emreyle otelin hemen karşısındaki çay bahçesinde buluştuk, heyecanlı ve keyifli bir karşılaşma oldu. Funda sağolsun incelik gösterip üçümüze de ayrı ayrı hediyeler almış, akşam yemeğinden sonra Baturhan ve eşinin de katılacağı bir buluşma planıyla ayrıldık.

Akşam yemeğinde yine Meriç nehri kıyısındaydık. Buraya giderken Tunca ile Meriç ırmakları arasında, çok sayıda bülbülü olduğu için Bülbül adası denen alandan geçiliyor.. Burası aynı zamanda güzel havalarda gezinti, eğlence ve düğün yeri.. Yemekten sonra eşlerin de katılımıyla Saraçlar Caddesinde bir kafede oturduk. Bu cadde trafiğe kapalı, insanların alışveriş yapıp kaldırım kafelerinde oturup bişeyler içebileceği şekilde düzenlenmiş. Hava güzel, sohbet keyifli, Funda ve eşi çok samimi ve sıcaktı. Sohbetleri ve arkadaşlıkları için teşekkür edip otele döndük..

2. gün sabah ilk olarak Saat Kulesi olarak da bilinen Makedonya Kulesi’ne gittik. Burası şehrin etrafındaki kaleden günümüze ulaşan tek kule.. Uzun süre cephanelik olarak kullanılmış, ilerleyen zamanlarda bir kule eklenerek belediyenin saat ve yangın kulesi olmuş... Kule çevresinde sürmekte olan kazılarda Roma dönemi buluntularına rastlanmış..

Burdan sonra programda Eski Camii vardı. Bu cami Çelebi Sultan Mehmet devrinde yapılmış ve duvarlarındaki yazıları sanat bakımından çok değerli.. II. Murat döneminde Edirne'ye gelen ve camiye girerek vaaz verdiği söylenen Hacı Bayram Veli'nin anısına duyulan saygı nedeniyle vaaz kürsüsü cami içinde halen tutuluyor ve imamlarca kullanılmıyor. Ayrıca Kabe'den getirildiği rivayet edilen Kabe Taşının önünde iki rekat namaz kılanların duaları kabul edilir şeklinde bir inanç var. Osmanlı Padişahlarından II. Ahmet ve II. Mustafa'ya bu camide "Kılıç Kuşanma" törenleri yapılmış. Buna istinaden de, bu camide imamlar Cuma vaazı okuyacakları zaman kılıç kuşanıyorlarmış, manası da şu: “Biz bu memleketi kılıçla kazandık, ancak kılıçla veririz..” Doğrusu Selimiye de gerçekten çok güzel ama ben Eski Camii’de daha etkileyici bir hava hissettim, daha çok beğendim.

Edirne’den ayrılmadan önce son gördüğümüz yer ise Şükrü Paşa Anıtı ve Balkan Savaşı Müzesi oldu. Edirne Balkan Savaşında Bulgarlar tarafından kuşatılınca Edirne’nin savunulmasında kullanılan tabyalar bugün müze haline getirilmiş ve Edirne kuşatılması yıllarında halkın ve askerlerin yaşadığı olumsuz koşullar konu mankenleriyle canlandırılarak o zor günler anlatılmış.. Şükrü Paşa kuşatma günlerinde davranışlarıyla herkese cesaret vermiş ve demiş ki:

“Düşman, hatları geçtikten sonra ölürsem, kendimi şehid olarak kabul etmiyorum.
Beni mezara koymayın!.. Etimi, itler ve kuşlar çeke çeke yesinler..
Fakat müdafa hattımız bozulmadan şehid olursam;
kefenim, lifim, sabunum çantamdadır. Beni bu mahalle gömeceksiniz..
Ve gelen nesiller, üzerime bir abide dikeceklerdir."


Anıt da müze de çok etkileyici; bu ülke nasıl savunulmuş, nasıl kazanılmış bu topraklar, gidin görün..

Edirne’nin meyve şeklindeki sabunları ve aynalı süpürgesi meşhur; biz de bikaç süpürge, Kavala kurabiyesi ve badem ezmesi alıp, ağzımızda peynirli helvanın tadı dilimizde Rumeli türküleriyle Edirne’den ayrılıp Tekirdağ’a doğru yola koyulduk...
Yazı benden, fotoğraflar Baturhan'ın, eksikler Nilambara ve Berrin'den, yorumlar sizden :)

15 Mayıs 2009 Cuma

Biz Bu Akşam....

Biz bu akşam gene yollara düşüyoruz..
Daha İstanbul'u yazamadan bu kez yolumuz Edirne dolaylarına..
19 Mayıs'ı fırsat bilip Tempo'nun Trakya turuna katılmaya karar vermiştik. Sevgili arkadaşlarım Berrin ve Nilambara'nın da katılımıyla bu akşam yolculuğumuz başlıyor. Edirne'de ziyaret etmek istediğimiz sevgili bir arkadaşımız da var bu arada, o kendini biliyor.. :))
Ve tabii yazılmayı bekleyen anılar ve yayınlanmayı bekleyen fotoğraflar da çoğalıyor..
Keyifli geçmesine niyet ettik, öyle de OLsun..
Haftaya görüşmek üzere..

Sevgimle kucaklarım .. :)

30 Nisan 2009 Perşembe

Bekle Bizi İstanbul..

Annem, yeğenim Defne'nin yılsonu gösterisi olacağını söylediğinde, ne zaman diye sordum; 3 Mayısmış dedi. Kardeşimi aradım hemen, hazır 1 Mayıs tatil olmuşken bi güzellik yapabiliriz diye düşündüm, biz de gösteriye gelebilir miyiz diye sordum. O da tabii deyince, Defne'yle konuştum bu sefer:

1. Gün:

Teyzoş: Defnecim, yılsonu gösteriniz varmış?
Defne: Evet, folklör oynayacağız, Adıyaman, sen Adıyaman biliyor musun?
Teyzoş: Hayır bilmiyorum.
Defne: Babam biliyor... Bi de şarkı söyleyeceğiz..
Teyzoş: Ne güzel, biz de gösteriye gelelim diye düşündüm, ne dersin, gelebilir miyiz?
Defne: Baturhan amcamla mı (çocuk 2 tane amcası olunca onu da amcası sanıyor, enişte demeyi öğrenemedi), anaanem de gelecek mi?
Bu arada kardeşimin cep telefonunun şarjı bitince ben de ev telefonundan aradım, hemen açtı:
Defne: KUSURA BAKMA teyzoş, ANNEMİN PİLİ BİTTİ... (Ben koptum tabii... :))))
Teyzoş: Olsun önemli değil.. Neyse, evet Baturhanla geleceğim, ama daha konuşmadım, birazdan konuşacağım; anneme de soracağım.
Defne: Teyzoş benim anaaneme niye anne diyorsun?
Teyzoş: Çünkü o benim annem..
Defne: Annem de anne diyor..
Teyzoş: Ee ikimizin de annesi de o yüzden, annenle ben kardeşiz.. (Kuzum benim, bu ara akrabalık ilişkilerine takılmış.. :)))
Defne: Hıımmm peki, tamam sen ananeye sor, ama ZARİF sor, KABA sorarsan belki gelmez, ben de öğretmenime sorayım, Ankara'dan teyzoş gelebilir mi diyeyim. Nasıl soracaksın anaaneme?
Teyzoş: "Defnenin yılsonu gösterisi varmış, bizi de davet ediyor, biz gideceğiz, sen de gelmek ister misin?" diyeceğim.
Defne: Tamam bu UYGUN.. (teşekkürler.. :)))
Teyzoş: Anlaştık o zaman, ben anneanneye sorayım, sen de öğretmenine sor, yarın konuşuruz. Bu arada Defnecim ben seni çok özledim.
Defne: Ben de teyzoş, yıllardır görüşmedik!!... (Aralık ayında gelmişlerdi en son)
Teyzoş: Yok pek yıl değil de 5 aydır filan..
Defne: E tamam işte yıl olmuş.. (Ben yıkıldım gene :)))
Teyzoş: Pek yıl da sayılmaz Defnecim, yılın yarısı filan..
Defne: Neyse, ben pek anlamıyorum bu yıllardan... (boşver, anlama be güzelim..)
Teyzoş: Tamam Defnecim, yarın görüşürüz..
Defne: Hoşçakal teyzoş, ba-baayyyyy...

2.Gün:

Teyzoş: Defnecim Baturhanla konuştum, biz geliyoruz.
Defne: Anaane?
Teyzoş: Anneannenin durumu daha belli değil.. (annem "söyleme, Defne'ye sürpriz olsun" demişti..)
Defne: Hıımmm... (pek mahzun bi hıımm bu..) Ben de öğretmenimle konuştum, gelebilirler dedi.. Yarın akşam tekrar konuşalım mı, belki yarına kadar belli olur..
Teyzoş: Tamam konuşalım..

3. Gün:

Teyzoş: Defnecim, anneannenle konuştum, o da geliyor..
Defne: Tabii, kızı RİCA etti ya, onun için geliyordur.. :(
Teyzoş: Olur mu Defnecim, senin için geliyor, "Defne çağırmış, ben gitmem mi" dedi..
Defne: Peki.. (kuzucum benim, sürpriz yapalım derken üzdük galiba biraz..)

Tüm bu konuşmaların ardından biz yarın İstanbul'a gidiyoruz.. Kardeşim Çağlar ve eşi Eda'nın durumu da bu akşam belli olacak, belki onlar da gelecekler.. Kızkardeşim Çağla "Cumartesi Emirgan'a gideriz" dedi, Pazar da gösterinin ardından döneriz artık..

Bu sefer pek bi heyecan yaptım İstanbul'a gidiyoruz diye; Defne'nin büyümüş halleri çok komik.. Keyifli bir mini tatil olsun diye niyet ettik.. Bekle bizi İstanbul, geliyoruz... :)

27 Nisan 2009 Pazartesi

Seçmek...

Bahar yağmurları yağıyor kaç gündür, ağaçlar iyice çiçeklendi, çimenler güzelleşti; yaza hazırlanıyorlar.. Peki ya siz? Hayatınızın yeni bir yaz’ı geliyor, neler yapıyorsunuz, ya da bişeyler yapmayı düşünüyor musunuz? Harekete geçmeyi mi yoksa olduğunuz gibi kalmayı mı seçiyorsunuz? Seçimleriniz sizi yaza hazırlayacak, nasıl bir yaz yaşamak istiyorsunuz haydi bir düşünün, hareketlenin ve seçimlerinizi yapın.. Seçimlerinizin varlığı sizi canlandıracak, tıpkı biberiyenin dediği gibi: "Varlığın beni canlandırıyor.."

Hedeflerden bahsediyoruz, ulaşmak istediğimiz yerlerden, yapmak - yaşamak istediklerimizden.. Bişeyleri seçiyoruz aslında böyle yaparak; okumak istediğimiz üniversiteyi, yapmak istediğimiz işi, evlenmek istediğimiz eşi, binmek istediğimiz arabayı, yaşamak istediğimiz evi seçiyoruz.. Seçmek, belki de hayattaki en önemli eylemimiz, kullandığımız en önemli kelime.. İnanın, SİZ ne SEÇerseniz, bu GERÇEKleşiyor...
Bakın seçmek ne anlama geliyor:
............................................................
Devamını burdan okuyabilirsiniz...
İyi bir hafta dilerim..
Sevgimle kucaklarım :)

31 Mart 2009 Salı

Tatlı Konuşalım, Tatlı Yiyelim.. :)

Hatırlarsınız, bahar hoşgelsin, gelince de evi temiz bulsun diye yola çıkınca önce tül ve perdelerden başladım diye yazmıştım.. Yıkamak bişey değil at makinaya yıkansın, ama ah o ütüsü yok mu, mahvetti beni ya, koca koca tüller, ütüle ütüle bitmiyor; tabii asınca pek güzel duruyor o da ayrı..
Neyse geçen Cuma izin aldım, temizliğe yardım eden Nargül hanımla birlikte işlere giriştik. Tüller perdeler bitti, kapılar, halılar, koltuklar silindi, sıra geldi dolaplara.. Banyo dolaplarında ne var ne yoksa hepsini boşalttım: Havlular, temizlik malzemeleri, makyaj malzemeleri, sabunlar, toz bezleri... Kırılmış ufalanmış farları, kullanılmayan makyaj malzemelerini attım, tokalarımı düzenledim, herşeyi silip / temizleyip / düzeltip tekrar yerlerine koydum.. Bütün mutfak dolaplarını boşaltıp, temizleyip tekrar yerleştirdim. Sanki ilk kez görüyormuş gibi tabaklarla, borcamlarla, kupalarla konuştum.. “Ayy bu tabakları canım kardeşim kupon biriktirip almıştı, bu borcamlar da pek faydalı her işe yarıyor, bu kupanın deseni ne güzelmiş, iyi ki şu çatalları almışım Paşabahçe’den, Nedime teyzenin getirdiği kabı hiç kullanmadım bak fırında bi deneyeyim...” derken akşamı buldum.. Artık elimin ağırlığından mı yoksa benim bu konularda idmansız oluşumdan mı bilmem, elimde çizikler ve kesiklerle yorgunluktan bayılmak üzere oturduğumda buzdolabına vakit kalmamıştı maalesef.. Artık o da haftaya..
Bunca yorgunluğun üstüne bi ağrı kesici alıp yatmak vardı ya, yatmadım tabii, zira konser biletlerimiz evin girişindeki sandığın üzerinde bizi bekliyordu. Şevval Sam konseri için Şura Salonu’na vardığımızda konseri uyumadan izleyebilmeyi diledim :) Şevval Sam’ı oldum olası beğenirim, taa Süper Baba’daki Deniz Öğretmen rolünden beri.. Bi defa çok zarif, hem hanım hanımcık, hem küçük kız çocuğu, bi de her türden söylüyor, bu kadar da olmaz ki, türküler, şarkılar, yabancı parçalar, çok özendim çookkk.. Konserin ilk yarısı güzeldi, ancak 2. yarıda türküler eşliğinde millet sahnede oynayınca ortalık biraz düğün salonuna döndü ama insanlar eğlendi, biz de onları seyredip eğlendik :)
Haftasonu bir de film izledik: Yedi Hayat.. Seyretmeyi düşünenler vardır mutlaka, o yüzden konusunu söylemeyeyim, genel yorumumsa şöyle: Ağır bir vicdan filmi; insani değerler sıkı sıkı işlenmiş, ilk yarıda tam oturtamadım olayları, sonra birden çözülüyor herşey, akıcı ve hayat sahnesinde başkalarının yaşamlarına nasıl da müdahil olduğumuzu, nasıl etkilediğimizi, nasıl etkilendiğimizi gayet çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Sonunda biraz gözyaşı da var, haberiniz olsun..
Evlendikten sonra yeni evimizde adrese dayalı sisteme göre sayıldığımız halde, oy pusulalarımız eski adreslerimize geldi. Bu yüzden hazır Batıkent’e gitmişken ailece yemek yiyelim dedik. Annem, kardeşim, eşi Eda ve minik İpek’le birlikte yemeğe gittik. İpekcim görmeyeli daha bi dillenmiş, bıcır bıcır konuşuyor. Baklava, börek, hamur işlerini çok seviyor, ee tabii anne maharetli olunca... :) Ona “tatlı yiyelim, tatlı konuşalım” sözünü öğrettim; bir yandan baklavaları yiyor bir yandan da söylüyor: Tatlı konuşalım, tatlı yiyelim... :) Öyle de OLsun...
Sevgimle kucaklarım..

10 Mart 2009 Salı

Aşka Uçmak...

Bir şair der ki:


"Aşka uçarsan kanatların yanar."

Bunun üzerine Hz.Mevlana şu cevabı verir:



AŞKA uçmayacaksan kanat neye yarar..."

Sevgili Belgin'den, ben de sevgimle paylaştım :)

5 Mart 2009 Perşembe

Denenmek...

Ahmet Altan'dan...
**********************
Arenada, bütün şövalyelerin aşık olduğu ve evlenmek istediği harikulade güzel prenses, kral babasıyla birlikte oturuyor. Çevreleri genç ve yakışıklı şövalyelerle dolu. Hepsi küçük bir tebessüm için bekliyorlar. Borazanlar çalınıyor ve aslanlar çıkıyorlar arenaya. Kocaman yeleleri, gergin belleri, iri pençeleriyle kükreyerek dolaşıyorlar. Prenses zarif ellerini saklayan uzun eldivenlerinden birini çıkartıp aslanların arasına atıyor.
"-Kim eldivenimi alıp bana getirirse onunla evleneceğim."
Müthiş bir sessizlik oluyor, bir anda herkes susuyor. Bir şövalye diğerlerinden ayrılıyor, taş merdivenlerden ağır ağır inmeye başlıyor, parlak çizmelerinin çıkardığı adım sesleri tek tek duyuluyor. Arenaya giriyor, aslanlar hareketsiz ve şaşkın, bu cesur şövalyeye bakıyorlar. O, hiçbirine aldırmadan eldiveni alıyor, gene adım sesleriyle taş merdivenleri çınlatarak çıkıyor. Eldiveni prensesin kucağına bıraktıktan sonra, kendisine hayranlıkla dönen prensese bir kez bile bakmadan yürüyüp gidiyor.
****************************
Nietzsche "Tanrıyı ve insanları deneme!" diyor. Schiller "Eldiven" şiirini yazıyor. Biz herkesi her zaman deniyoruz, emin olmak, güvenmek istiyoruz, sevgisini ve bağlılığını her an kanıtlasın, hayatını ve her şeyini tehlikeye atsın ve bunu binlerce kez yapsın istiyoruz. Kendimizle ve korkularımızla öylesine doluyuz ki, hiçbir duyguyu, hiçbir insanı, hiçbir nesneyi olduğu gibi bütün gerçekliğiyle göremiyoruz, her şey kendimizle ve korkularımızla oluşturduğumuz prizmalardan kırılarak ulaşıyor bize, herşeyi olduğundan başka bir biçimde, olduğundan başka bir yerde görüyoruz. Belki de bu yüzden aradığımız şeyleri aramamız gereken yerlerden başka yerlerde arıyoruz.
Mutlulukla aramıza, korkularımızı ve kendimizi sokuyoruz...
Ben daha ne diyeyim, sevgimle paylaştım :)

25 Şubat 2009 Çarşamba

Hedefe Giden Yol...

Gününüz aydın, gönlünüz aydın OLsun.. :)
Bugün yeniay doğuyor, ben de hayatımda yapacağım yeni bir başlangıç için bugünü seçtim:

Biliyorsunuz “Ben Göründüğümden Daha Fazlasıyım” başlığı altındaki blog yazılarım 1,5 yıldır sürüyor.. Kendi gerçekliğimi yaratmış olmak, bu arada kendime ve başkalarına dokunan bişeyler yapmak adına bir yandan gündelik hayatımı, bir yandan da “yaşam koçu” sıfatıyla genel anlamda hayatı yazıyorum.. Sizlerden gelen yorum ve mesajlar da beni yolumda emin adımlarla ilerlemek konusunda yüreklendiriyor; bunun için gönülden teşekkür ediyorum..

Yeni başlangıca gelince; bundan böyle yaşam koçluğu ve hayata dair yazılarımı "Hedefe Giden Yol" başlığıyla yeni bir bloga taşıdığımı duyurmaktan mutluluk duyuyorum.. Öncelikle "Her Pazartesi 1 Adım" etiketli yazıları yeni bloga taşıdım ve Pazartesi yazılarımı Çiçeklerin Diliyle sizlerle paylaşağım.. Öneri ve fikirlerinizi paylaşırsanız sevinirim, böylece hepimiz için oldukça faydalı yazılar çıkacağına inanıyorum.. Yol arkadaşım olur musunuz?

Haydi başlayalım..
Sevgimle kucaklarım.. :)

24 Şubat 2009 Salı

İçimden Geldi...

Hayatımızdaki zor insanların, zor durumların herbirinin bir amacı, bir hizmeti var. Bunları kabul edene, olayın köklerine inip nedenleri görene, sürekli tekrarlayan durumları anlayana kadar da hayatımızda olmaya devam edecekler.
Bi düşünün; dün neler yaptınız, neler düşünüp, neler hissedip, ne tepkiler verdiniz? Sizi rahatsız eden, hoşunuza gitmeyen şeyler neden böyle hissettirdi; acaba evren size bişey mi demek istiyordu? Kabul edin ki, bu rahatsızlık halleri, görmeniz gerekeni görene, almanız gerekeni alana kadar devam edecek ve bu sizin kendi gelişiminiz için gerekli..

Sevgiyle içimden geldi :)

21 Şubat 2009 Cumartesi

Güle Güle Tuğrul...

Dün akşam Adana dönüşü öğrendim, sevgili hocam Tuğrul'un yuvaya döndüğünü..
Kiara ile birlikte Patika'da deeksha uyumlaması yapmışlardı bizlere, tesadüf bu ya İstanbul'daki kızkardeşimi de inisiye etmiş, "Çağla'nın ablasıyım" deyince ondan da konuşmuştuk..
İlginç hikayesini anlatırken gözleri parlıyordu, "ne dün, ne yarın; herşey an'da" cümlesini defterime not etmişim..
1 ay sonra oğluyla birlikte yeniden doğacağına inanıyorum nedense.. Yeni görevlerle, yeni derslerle..
Yuvaya dönüş yolun ışık dolu OLsun sevgili Tuğrul..
Sevgiyle uğurluyorum...

20 Şubat 2009 Cuma

Adana'dan Sevgilerle..



Günaydınlar hepinize, yağmurlu bir Adana sabahından sevgiler.. :)
Cemre düştü bugün havaya, aynı zamanda gönlüme de; bi hoş hissettim, kıpır kıpır şöyle, yeni başlangıçlar, yeni tanışıklıklar, yeni adımların heyecanıyla..
Geçen sene yazdığım cemre yazısına bi bakın isterseniz; bakalım siz de aynı heyecanı hissedecek misiniz?
Hadi siz de bi cemre düşürün hayatınıza...
Sevgimle kucaklarım.. :)

17 Şubat 2009 Salı

İçinize Bakın ve Görün...

Sabah bi arkadaşım parlamışsın, yüzün ne aydınlık deyince, senin aydınlığın yansıyor dedim.. Kozmetik ürünlerinin de etkisi vardır tabii ama bu aynalık mevzuu derin.. :)
Hep başka insanların bize aynalık ettiğinden söz ederiz. Başkalarında kızdığımız / öfkelendiğimiz / bizi üzen her ne varsa bunları GÖRMEMİZİ engelleyen şey, aslında kendi içimizde olup da görmekten kaçtığımız şeylerdir. Aslında kendimizden kaçıyoruzdur.
Bi kere bunu anladık mı, işte o zaman diğerlerine de bakışımız değişecek.. Hissetiklerinize dikkatinizi yöneltin, duygunuzu açık seçik tarif edin.. Size bunu hissettiren şey karşınızdakinin davranışı değil; sizin içinizdeki farkedilmeyi ve temizlenmeyi bekleyen bir olay, bir duygu, bir düşüncedir..
İçinize bakın, göreceksiniz..

14 Şubat 2009 Cumartesi

Sevgilim Desen Bana... :)

Pek sevgili bir gün yaşamaktayım bugün..
İlkin kendimi sevdim: Sabah gidip güzel bir masaj yaptırdım, oh pek bi rahatladım; hele sırtım bi güzel oldu, yumuşadı, boynumun gerginliği de gitti; pamuk gibi oldum.. Seviyorum ben bu bedeni, kaşımı gözümü, tüm organlarımı, minik ayaklarımı, ellerimi: Annem el parmaklarımıza ad verdiğimiz oyun oynatırdı bize küçükken: "Baş parmak, badi parmak, orta direk, hacı kızı, gül bebek" diye, bilir misiniz siz de? Severim ben bu gül bebekleri de..

Sonra kuaföre gidip fön çektirdim, saçlarım bu ara çoğalmaya başladılar, fön çekilince yeni çıkan kısalar aralardan pıtladı, eskiden olsa kızardım; seviyorum saçlarımı da uzunu kısası, siyahı beyazıyla..

Dönüşte akşamdan kalma karnıbahar salatasını yedim afiyetle, seviyorum karnıbahar seni, üstüne doğradığım kırmızı biberleri de..

Sıra geldi bilgisayarı açıp, okuyup da cevap yazamadıklarıma:

Sevgili Nilambara beni mimlemişti ya geçenlerde, ee artık yazmalı; yakınımdaki ilk kitabı hem ona hediye olsun, hem de bana ders olsun niyetiyle kütüphaneden gözlerimi kapatıp seçtim: Mark Goulston ve Philip Goldberg ortaklaşa yazmışlar: Kendi Yolunuzdan Çekilin.. 161. sayfada "korkunun hayatınızı yönetmesine izin vermek" başlıklı yeni bir bölüm başlamış. 5. cümle yerine oyunbozanlık yapıyor ve 1-4. cümleleri yazıyorum :)

1. Franklin Roosevelt'in bir sözü, diyor ki; "Korkmanız gereken tek şey, korkunun ta kendisidir."

2-4 ise Eleanor Roosevelt'den; "Yüzünüzde korku ifadesiyle bakmaya son verdiğiniz her tecrübeden güç, cesarte ve güven kazanırsınız. Kendi kendinize şunu söyleyebilirsiniz: Bu dehşeti yaşadım. Onun peşinden gelecek şeyi de karşılayabilirim."

Bana çok şey ifade etti bu sözler, bunları okumama vesile olduğun için sağol sevgili Nilambara; yeni yaşın kutlu, gözlerin hep mutlu OLsun :)

Blog dünyasından tanıştığım 2 güzel yürek, sevgili Ful Yaprakları ve sevgili Mehtap sevdikleri bloglar arasında blogumu göstermişler, sevgili bir güne mutluluk kattılar. Şimdi benim de seçim yapıp ödül vermem gerekiyormuş.. Bakın Cemal Süreya ne demiş:

"Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu,
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük..."

Sevgili Mehtap ve Ful Yaprakları'na, okuduğum diğer blog arkadaşlarıma, bloguma yorum yazan tüm sevgili dostlara hayatımın bu döneminde yoluma çıktıkları, almam gereken dersleri anlamama / farkına varmama yardımcı oldukları için teşekkür ediyorum, sizi seviyorum! :)

Geçen yıl sevgililer gününde bir yazı yazmıştım, demiştim ki:

"Sevgiliyle, eşle, çocukla, kucaktaki kediyle, saksıdaki çiçekle, en sevdiğimiz koltukta bir bardak çayla kendimizle, herkesle ve herşeyle sevgi ve uyum içinde olduğumuz sürece hergün sevgili bir gündür.. Pastası, çiçeği, çikolatası, mumu, müziği de bi hoşluk katar katmasına da en güzeli sıcak bir sözdür derim ben, “yere düşen bir tel saçına kıyamam” diyen..."

Bu sene de farklı bir şey düşünmüyorum aslında, yalnız şunu eklemek istiyorum: Biz kendimizi sevdik mi, herkes ve herşey öyle sevgili ki.. Seni seviyorum sevgili... :)

Ve yine Cemal Süreya'dan mısralarla bu yazı burda biter:

"Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin."

Sevgimle kucakladım herkesi... :)

(fotolar: 1. 2006 yılından, Baturhan çekmişti,
2. Sevgili Handan'ın Ankara'daki kedilerinden ikisi, ben çekmiştim.
3. GAP gezisine Amerika'dan gelip katılan sevgili Şule'nin objektifinden; Gaziantep'te kaldığımız otel)

9 Şubat 2009 Pazartesi

Her Pazartesi 1 Adım - 5; Yaşamak İçin Yemek..

Her yıl yaz ayları yaklaşıyorken şöyle bikaç kilo fazlası olanları bir telaş alıyor; kışın alınan kiloları verip mayonun içine girmek.. :) Ben de evlendikten sonra aldığım kiloları yazı beklemeden vereyim, baharı hafiflemiş karşılayayım düşüncesi ve arzusuyla geçen haftayı bolca haşlanmış sebze yiyerek geçirdikten sonra bu konuda yazmalıyım dedim.. Çünkü bu yeme – içme halleri insanın hayatında sahiden “fark yaratacak” şeyler..

Yeme alışkanlıklarımız çocukluktan itibaren şekillenmeye başlıyor.. Kimi yiyecekleri seviyor, kimini ağzımıza koymuyoruz. Mesela ben 27 yaşıma kadar domates yemedim, salatalık yemeye son yıllarda, çarliston biber yemeye ise bikaç haftadır başladım.. Bunlarla ilgili küçükken ne olmuştu hiç hatırlamıyorum ama neden balık yemediğimi çok iyi hatırlıyorum: Babam balık yemem için çok zorlardı beni. Masanın bi ucunda ben, bi ucunda o kalırdı; lokmalar ağzımda büyür, bi lokma yer, bi yudum su içerdim.. Balığa nefretim böyle gelişti. Baturhanla çıkmaya başladıktan sonra o kılçıkları ayıklayıp bana balık yedirmeye başladı, tabii bol bol ve çok severek olmasa da hayatıma balık girmiş oldu.

Yetişkin hallerimizde ise beslenme durumlarına bakınca 2 grup insan görüyorum: Yaşamak için yiyenler ve yemek için yaşayanlar.. Yemek için yaşayan, hayatın tadını yemekte arayan, yemek yiyerek üzüntüsünü, kızgınlığını, yoksunluğunu, hayalkırıklığını gideren, sevgi açlığını doyurmaya çalışan, huzuru, keyfi ve mutluluğu yemekte arayan insanlar var. Aslında böyle halleri zaman zaman hepimiz yaşayabiliyoruz. Ama bunu hayatın tümüne yaymışsak ve yemek gerçekten hayatımızın amacı ve merkezi haline gelmişse burda ciddi bi sorun var demektir ve bunun kesinlikle çözüme kavuşturulması gerekir.

Yaşamak için yemek ise en kısa tanımıyla “dengeli ve yeterli beslenmek” anlamına geliyor. Tüm besin gruplarından, bedenimizin ihtiyacı olan enerjiyi karşılamaya yetecek miktarda tüketmek gerekiyor. Ayrıca öğünlerin düzenli olması da önemli.. Kilo alma kaygısıyla öğün atlamak, hiç yememek, miktar ve zamanlama açısından dengesiz bir yemek düzeni kurmak kilo vermek bi yana kilo almaya bile neden olabiliyor..

Gelin bu hafta beslenme alışkanlıklarınızı gözden geçirin:
Öğünleriniz düzenli mi,

Farklı besin gruplarından dengeli bir şekilde tüketiyor musunuz,

Enerji ihtiyacınızı karşılamak için mi yiyorsunuz,
yoksa duygusal çöküntülerinizi / stresinizi yemek yiyerek mi iyileştirmeye çalışıyorsunuz?

Bedeninizle mi bağlantı halindesiniz, açlığınızla mı?
Bedeniniz, vücut ölçüleriniz ya da kilonuzla ilgili hissiniz nedir?

Beslenme alışkanlıklarınız ve kilonuzla ilgili hedefinizi ortaya koyun. Neden ve ne zaman bu hedefe ulaşmak istiyorsunuz? Başarmak için gerekli olan şeyleri kendi kendinize mi yapacaksınız yoksa dışardan bir desteğe mi ihtiyacınız var?
Bu soruları cevaplandırdığınız zaman belki şimdiye kadar farketmediğiniz şeyleri farkedeceksiniz ve hayatınızda fark yaratacaksınız..

Bu arada ben ne mi yapıyorum: Günde 2 litre su içiyorum, 3 ana öğün yanında 3 de ara öğünüm var, sebzeyle yoğurt, etle salata yiyorum, bi de itiraf ediyorum arada Baturhan’ın yediği tatlılardan azıcık tırtıklıyorum.. :))) Hedef 2.evlilik yıldönümümüzde gelinliğin içine girmek :) Ee bu kadar okuyucunun önünde bunu söyledim ya, ben artık aç gezerim be yavvvv... :))))))

Afiyet dolu bir hafta OLsun.. :)

2 Şubat 2009 Pazartesi

Her Pazartesi 1 Adım - 4; Acil Durum...

Hayatlarımız her zaman güllük gülistanlık olmuyor maalesef.. Akşam ertesi gün için ne planlar yapıyoruz, gece neler oluyor; ya da sabah ne planlarla evden çıkıyoruz, gün boyu neler yaşıyoruz...

Cuma gecesi yattıktan 1 saat sonra küçük yeğenim İpek ateşler içinde uyanmış, sabaha kadar ateşini düşürmek için uğramışlar, başında nöbet tutmuşlar.. Allahtan evde ateş düşürücü ilaç varmış da az biraz ateşini düşürebilmişler. Dolayısıyla da ertesi gün ailecek leyla gibiydiler..

Karlı bir kış sabahı işe giderken yanımdan korna çalıp beni ikaz ederek bir araba geçmişti. Lastiğimi işaret ediyordu ki , içim cız etti “eyvah patlamış mı yoksa?” diye.. Nitekim lastiğim patlamış ama ben buz nedeniyle oldukça yavaş gittiğimden anlamamıştım. İşin kötüsü cep telefonumun şarjı ancak işyerini arayıp acilen birinin gelmesini istemeye yetecek kadardı...

Yıllar önce düşüp kalçamı kırdığımda, beni hastaneye götürsün diye hangi arkadaşımı arayacağıma hemen karar verebilmiştim de, doktor hemen ameliyat etmemiz gerek dediğinde şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilememiştim. O şaşkınlıkla önce “bugün eve gideyim de yarın gelirim ameliyat edersiniz” demiş ancak arkadaşımın “ne evi, hemen yatış işlemlerini yapıyoruz” demesiyle kendime gelmiştim!..

Eminim herkesin hayatında bunlara benzer şeyler olmuştur, olacaktır da.. Hatırlayın, hayat biz
plan yapıyorken olup bitenlerdir.. Peki bu olup bitenlere ne kadar hazırız??

Muhasebede “emniyet stoğu” denen bir kavram vardır. Üretimin devamlılığını sağlayabilmek için sürekli bulundurulması gereken minimum hammadde / malzeme miktarını ifade eder. Siz de özellikle evde küçük çocuğunuz varsa ya da kendinizin kullandığınız ilaçlar varsa bunları ve gazlı bez, derece, tentürdiyot, yara bandı gibi tıbbi malzemeyi evinizde belli bir emniyet stoğu seviyesinde bulunduruyor musunuz?

Herhangi acil bir durumda arayacağınız ya da sizin adınıza aranacak kişi (anne-baba, eş, kardeş, arkadaş) ve kurumların (doğalgaz acil, hızır acil, polis) telefon numaralarını biliyor ve bunları derli toplu hemen ulaşılabilir bir yerde tutuyor musunuz?

Acil durumlarda sizin adınıza karar verilmesi gerekirse bu durumda en çok güveneceğiniz kişiler kimler ve bundan haberleri var mı?

Siz de sık sık “şarjı bitenlerden” misiniz, yoksa telefonunuzun şarjını düzenli olarak kontrol ediyor musunuz?

Annemin hep dediği gibi “bi kenarda bi taksi paranız” bulunur mu, yoksa gece yarısı bankamatik mi ararsınız?
..........................................................................

Elbette ki her an başımıza kötü bişey gelecekmiş düşüncesiyle yaşayamayız; zaten de böyle düşünüp bunları çekmemeliyiz.. :) Ancak bazı şeyler başımıza geldiğinde, aldığımız bazı önlemlerle bunları daha kolay, daha hızlı, daha yumuşak bi şekilde atlatabileceğimiz de bi gerçektir. Hayatınızda ve yakınlarınızın hayatında bir fark yaratmak adına bu hafta bunları bi düşünün bakalım, acil durumlar için alabileceğiniz ne gibi tedbirler var?

Keyifli bir hafta dilerim.. :)