29 Aralık 2008 Pazartesi

Yeni Yılda Hep Birlikte...


Herkese kutlu olmasını dilediğim 2009 öncesi 2 küçük ama bir o kadar da önemli hatırlatma yapmak istiyorum:

Birincisi affetmekle ilgili.. 2008’de yüklendiğimiz koca ağırlıklardan biri, bizi üzdüğünü düşündüğümüz, hani kızdığımız, aklımıza geldikçe sinirlerimizi hoplatan insanlar.. Önümüze en çok engel çıkaran, yolumuzu tıkayan onlara duyduğumuz öfke.. Bu öyle sıkıntılar veriyor ki bize, inanın tam bir azap.. “Affet demek kolay, ben ne acılar çektim” diyorsunuz, haklısınız... Ama nereye kadar? Nereye kadar bu duygunun esiri olup, kendimize engeller koyup, öfke yangınında yanabiliriz ki... Affedin rahatlayın, affedin bağlarınızdan kurtulun, affedin mucizeler yaratın, affedin affetmenin hafifliğini yaşayın...

İkincisi ise hep bir şekilde bahsettiğimiz dağınıklıklardan kurtulmakla ilgili, ama bu kez sanal temizlik.. Haftasonu mesajlarıma bakmayınca Pazartesi tam bir mesaj enflasyonu oluyor.. Üyesi olduğum gruplardan gelenler, ayrı adreslere gelen aynı mesajlar, okurum deyip bi kenara ayırdıklarım, cevap yazılacaklar, reklam mesajları derken tam bir mesaj denizi.. Bir de bilgisayardaki dosyalar var; klasörlere yerleştirilecekler, silinmeyi bekleyip unutulanlar, güncellenmeyi bekleyenler, gelenler- gidenler.. Ve de üye olunan gruplar; sadece üye olmakla kalıp varlığı unutulanlar, mesajları günlük takip edilenler, ayda – yılda bir bakılanlar.. Bilgisayarla haşır-neşirlik durumumuza göre çok emin bi şekilde söyleyebilirim ki, bilgisayarımız ne kadar karışıksa, kafamız da o kadar karışık oluyor..

2008’de çözümlenmeden kaldıysa, işte size 2009’un ilk hedefleri.. :)

“Mutlu olsun insanlar, mutlu olsun tüm evren,
yeni yılda hep birlikte, yeni yılda hey hey...”

Sözlerinin sadece bu kadarını hatırladığım bir okul şarkısı.. Yıllar önceden.. Yeni yıl hepimize mutlu, uğurlu ve hayırlı OLsun diyorum ben de.. Sağlık olsun, başarı olsun, bolluk bereket olsun, huzur ve keyif dolsun, aşk olsun, e daha ne olsun... :)

Ve kendi imkanlarımla hazırladığım bir yeniyıl hediyesini yanda sizlere sunuyorum.. Hititlerin duvar yazısını Sufi I serisinden Rüya adlı parça eşliğinde seslendirdim. Kabul ola.. :)

Herkesi sevgimle kocaman kucaklarım... :)

23 Aralık 2008 Salı

Kardeş Kardeş...

Akşam yemeğinde, bayramda 3 kardeş, eşler ve yeğenler birarada yemek yiyişimiz aklıma geldi birden.. Yorgun bir günün ardından Baturhan’la sessiz sakindik, oysa bayram yemeğinde ne cıvıl cıvıldı ev.. Ufaklıklar gün boyu camın önüne gelen kedileri seyretmiş, yarış halinde çikolata yemişler ve birlikte oynamışlar; erkekler uyuklamıştı. Biz kızlar da evin muhtelif köşelerinde kitaplardan, son günlerde yapılanlardan, yemek tariflerinden, gündelik koşturmalardan söz etmiştik.. Annemse çocukları, gelini, damatları ve torunlarıyla birlikte olmanın mutluluğunu yaşıyordu.. Bizim evin, sıradan birgününden daha tempolu ve metrekareye düşen insan sayısı bakımından da kalabalık bir günüydü.. :)

Ben evin ilk çocuğu olmak sıfatıyla kardeşlerime ablalık yapmaktan öte, biraz da nöbetçi anne olmuştum.. Ta ki evde annemle başbaşa kalana kadar.. Çocuklar okullarını bitirip iş-güç sahibi olmuşlardı.. Evin en küçüğü “minik kuş” en önce yuvadan uçmuş, onu “sarı tosun” izlemiş ve sıranın ben “karakız” a gelmesi de bir miktar zaman almıştı.. :) O vakitlerde kardeşlerim eşleriyle annemle yaşadığımız eve geldiklerinde, annemle beni emekli olmuş ta çocukları tarafından ziyaret edilen çiftlere benzetirdim.. Oysa şimdi işte herkes benim evimdeydi: Ortalıkta kendisine yabancı gelen herşeye ve herkese korkusundan “got – got” diye dolaşan İpek ve ona ablalık yapan Defne dahil.. Sanki nöbetçi anne değildim artık da, biraz “ağır abla” gibiydim; ee biraz hala, biraz da teyzoş tabii.. :)

Sabah kahvaltısı, öğle yemeği derken bi de üstüne Battal’ın kağıtta levreği gelince, yemekten haraket edemeyecek hale geldik nerdeyse.. Bol yemekli, çaylı kahveli bir gün oldu.. Geriye de fotoğraflara bakıp gülümsemek kaldı...

Pazar günü kızsal bir eylem olan saç boyatma işlemi için kuafördeydim. Aslında bazen ben de sevgili Nilambara gibi kısacık kestireyim ve de boyatmadan kendi siyah – beyaz rengine bırakayım diye düşünmüyor değilim.. Çılgınca mı? Gerçi ilkokuldayken de beyazlarım vardı, alışkınım ben.. Bana çok yabancı bir durum değil amma, bi arkadaşım yaşlanınca yaparsın öyle dedi, oohooo daha çok var o zaman.. :) Yalnız bu aralar pekçok dökülüyorlar, çözüm önerisi olan var mı?

Neyse efendim kuaför dönüşü önceden kararlaştırdığımız üzere yılbaşı ağacımızı ve süslerimizi
çıkardık.. Aslında benim kişisel tarihimde böyle bir gelenek hiç olmadı bizim evde, hatta çocukluğumda böyle şeyler de yoktu.. Herşey Baturhan’ın 2 sene önce apartmanda birinin atılsın diye kapının önüne bıraktığı plastik çam ağacını almasıyla başladı.. Ağacı güzelce yıkayıp temizledik ve de yılbaşlarında süslemeye başladık.. Bunun herhangi bir dini, sosyal ya da başka anlamı ve de amacı yok.. Biraz bize eğlence, eve de biraz renk.. Baturhan ben kuafördeyken gidip Ayla Dikmen, Nil Burak ve Livaneli 35.yıl konser cd’lerini almış.. Bi yandan dinledik, bi yandan çay içtik, bi yandan ağacı süsledik.. Hem eğlendim, hem de çok beğendim, ışıl ışıl oldu..

Sonra komşu kızı Fulin’i çağırdık görsün diye, “ay çok güzel olmuş yav” deyip durdu.. Ben de ona ağacın altına koymak üzere yapabileceği sürpriz hediye için tüyo verdim, yapınca bi resmini gösteririm size de..

Büyüsün diye gözünün içine baktığım çiçeğimin ve sevgili Burcu’nun hediyesi olan baykuş saksı içindeki çiçeğin minik yavru yaprakları da akşamın ayrı birer neşesi oldular.. Onları güzelce suladım biraz da reiki verdim, bakalım artık bundan sonrası nasıl olacak..

Ağacımız, “2 satır okuyuvereyim” dediğim kitaplarım, “kar geliyormuş” heyecanımız ve benim yılbaşı sürprizim için deneme çalışmalarımla bir akşam da böyle geçti.. Bekleriz bi akşam, hem mısır da patlatırım... :)

22 Aralık 2008 Pazartesi

Az Veren Candan...

Özdemir Erdoğan’ın bir şarkısını hatırlıyorum: “Karşılık beklemeden ver ki, alasın / Almanın zevki bir an, ver ki kalasın..” Aslında evrenin çalışma esaslarından birini ne de güzel anlatıyor bu sözler.. Genellikle bizler yokluk bilincine öyle tutunuruz ki elimizdekilerden vermek yerine onlara sıkı sıkı sarılırız.. “Birgün lazım olur” düşüncesiyle eskiyen / kullanılmayan şeyleri atmaz ya da kimseye vermeyiz.. Hasbelkader elimizden çıkarırsak da sahiden lazım olur, çünkü bilinçaltımız buna kodlanmıştır.. Mesela Baturhan da bu “birgün lazım olur”culardandır.. Bi seferinde geldi ve dedi ki, “bak bunu demin işe yaramaz diye çöpe atmıştım, attıktan 5 dakika sonra lazım oldu, geri aldım..” :) İşte evren böylesine güzel çalışıyor, kafamızdaki kod gerçekleşsin diye elinden geleni yapıyor..
Annem “az veren candan, çok veren maldan” derdi.. Küçük de olsa gönülden ve isteyerek verdiğimiz şeyler bize katlanarak, çoğalarak geliyor inanın.. Misafir gittiğimiz eve götürdüğünüz minik bir hediye, kendimize alırken kardeşimize / arkadaşımıza da aldığımız bir çift çorap, pişirdiğimiz yöresel bir yiyecekten komşumuza verdiğimiz bir kap yemek, giymediğimiz kıyafetlerimiz, okumadığımız kitaplarımız... Sahip olduklarımızdan verdikçe , bize daha çoğu geliyor.. Gerçekten evren boşluğu sevmiyor ve verdiklerimiz başka yollardan bize geri dönüyor..
Bir de verdiğimiz zaman karşımızdaki insana yaşattığımız duygu var: Sevinç, beğeni, ihtiyacın karşılanmış olması.. Satın almadan, sadece sahip olduklarımızdan vererek bunu sağlayabilir, birinin ihtiyacı olan bişeyi karşılayabiliriz.. Bunu yaşamak öyle güzeldir ki.. Ve bunun bir de bütüne katkısını düşünün: Eksiklikler tamamlanıyor, döngüler kapanıyor, alma-verme dengeleri sağlanıyor..
Geçen akşam sevdiği yemek var diye komşumuz Ülker’i de çağırdım, hem birlikte yemek yeriz, hem de sohbetli bir akşam olur diye düşündüm.. O da gelirken yaptığı tavuk göğsünden getirdi, ona ikram ettiğimiz 1 kap yemeğe, 3 porsiyon tatlı geldi.. :) Kalbinizi cömert tutun, hem vermenin hem de almanın keyfini yaşayın, yaşatın..
Sevgimle yazdım..