28 Mayıs 2008 Çarşamba

On Air / Yayında...

“Herhangi bir şey olmak zorunda değilsin.

Sadece kim olduğunu anla yeter.

Hepsi bu..

Sadece içindeki gizli kimliğin farkına var."
4 ay önce koçluk duyurumu bu dizelerle yapmış ve “İçimdeki gizli kimliği hatırladım: Ben göründüğümden daha fazlasıyım, evrenin tüm gücü ve kudreti benim içimdedir.. Bunu artık "yaşam koçu" olarak başka hayatlara dokunmak adına da kullanmayı istedim. Yollarımız bi yerlerde kesiştiğinde, yol arkadaşınız olmaya niyet ettim..” demiştim.

O vakitten bu yana da blogumdan ve facebook'daki Hayata Sihirli Dokunuş adlı grubumdan sizlerle paylaşımlarım devam ediyor; kendimce, bildiğimce, okuduğumca, öğrendiğimce.. Grup ta, blog da benim evim tabii ama, tüm Tanrı misafirlerine de açık elbette; sizler de sağolun yorumlarınız, mesajlarınızla beni onurlandırdınız, hepinize gönülden teşekkür ederim..

Gerek benim, gerekse pek çok sevgili arkadaşımın grupları, web siteleri, blogları var; birşeyleri paylaşmak, birilerinin hayatlarına dokunmak arzusundayız; böyle “ben” diyerek “biz” oluyoruz, “bir” oluyoruz; “yolumuzu birlikte yürüyoruz”.. Yaşamlarımızı güzelleştiriyor, hayatımızın her alanında sevgi dolu paylaşımlar yapıyoruz. Bence bizler güzel bir yoldayız.. :)

Yolun bu kısmında sizleri başka yeni canlara ulaşacağım bir programdan haberdar etmek istiyorum. Sevgili Handan'ın destek ve yüreklendirmesiyle 2 Haziran Pazartesi gününden itibaren her Pazartesi saat 14:15’de Meteoroloji’nin Sesi Radyosunda “Çiğdem Atabey’den Pazartesi Mektupları”nı hazırlayıp sunmaya başlıyorum. Program içeriğinde yaşam koçluğu, kişisel gelişim, pozitif düşünce, özgüven, motivasyon, etkili iletişim, beden dili, NLP, feng shui, kuantum düşünce gibi konular olacak. Programın tekrarı ise Cuma günleri 11:15’te.. İlk kaydımızı yaparken tanıştığım radyo ekibine ve kaydı gerçekleştiren Duygu hanıma da sevgilerimi gönderiyorum.. :)

Meteoroloji'nin Sesi Radyosu'nu internetten dinleyebileceğiniz gibi, aşağıdaki frekanslardan da ulaşabilirsiniz:

Adana 107.2, Afyon 91.5, Ankara 92.4, Antalya 88.7, Bolu 91.5, Bursa 103.0, Çanakkale 95.0, Diyarbakır 91.5, Elazığ 96.4, Erzurum 93.5, Eskişehir 90.7, İstanbul 103.0, İzmir 92.4, Kayseri 90.0, Kocaeli 103.0, Konya 96.7, Malatya 92.4, Mersin 89.7, Samsun 92.4, Şanlıurfa 94.0, Trabzon 91.7, Tokat 93.6, Zonguldak 91.5, Van 105.5, Alanya 91.9, Bodrum 91.8, Marmaris 92.3,

Programla ilgili görüş, dilek, öneri ve her türlü eleştirilerinizi bildirirseniz çok sevinirim.

Sevgimle kucaklarım, tüm ruhların yolu sevgiyle açık OLsun...

27 Mayıs 2008 Salı

Bebişlerimiz Oldu...

Afacan’ı hatırlayanlarınız vardır; hani balkondaki çamaşır telinin üstüne çıkıp çamaşırların üstünde pati izlerini bırakan sokak kedimiz.. Sonra farkettik ki bizim pistan benim deyimimle “kamile”, yani hamile.. :)
O dombili haliyle hamileliğinin son günlerine kadar pencerenin önüne atlamaya devam etti, tabii bebişlere bişey olacak diye bizim de yüreğimiz ağzımızda.. Derken bi akşam baktık ki bizimkinin karnı inmiş, salına salına geldi, ee lohusa ne de olsa.. :) Bu kez de süt verecek diye özenle besleniyor hatun... Bizim mama stokları da hızla eriyor bu arada..
Haftasonu içeri girmek arzusuyla bakınırken bana böyle poz verdi, diyorum ya işte, tam Afacan.. Severiz biz onu pekçok.. :)

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Güllerin Göklere Güldüğü Yer...

16 Mayıs Cuma akşamı Handan'la buluşup “Kedici Ressam” olarak tanınan Sedef Yılmabaşar Ertugan’ın resim sergisinin açılışına gittik.. Sedef Hanım “hayatta başarılı olmanın en önemli kurallarından biri yaptığın işi sevmek ya da sevdiğin işi yapmaktır” deyip turizm okumasına rağmen renkler ve dokular onu cezbettiğinden stilist olmaya karar vermiş. Moda okumuş, kendi haute-couture atölyesine kurmuş. İlerleyen yıllarda ise kedilerinin resmini yapmaya başlayınca bunları sergilemesi yönündeki tavsiyeleri dikkate alıp ilk kişisel sergisini açmış ve sonra da sergiyi gezenlerin gözlerindeki ışıltı onu bir dönüm noktasına getirmiş. Kedilerinden ilham alarak resimlerini yapan bu güzel kadın son derece zarif ve güleryüzlü; bizi de sevgiyle karşıladı ve kucakladı.. Ayrıca beni blogumdan tanıdığını da söyledi, pek hoşuma gitti, pek sevindim.. :)

Sergiden sonra eve gelip hemen bavulumuzu hazırlamaya koyulduk.. 19 Mayısla birlikte 3 gün olan tatilden yararlanıp Tempo Tur’un düzenlediği “Eğirdir Gölü, Kovada Gölü, Yazılı Kanyon, Sagalassos” turuna katılmak üzere Cumartesi sabah yola çıktık. Öğleden sonra Burdur’un Ağlasun ilçesi sınırlarındaki Sagalassos antik kentine vardık. Derler ki, Büyük İskender buraya sefer düzenlediğinde pek çok kıymetli askerini kaybetmiş ve çok üzülmüş; savaşın neticesini soran annesine elçi savaşı kazandıklarını ama Büyük İskender’in çok üzgün olduğunu söylemiş. Annesi de demiş ki, “savaşı kazandık ya, bırakın ağlasın!..” Rivayet odur ki “Ağlasun” adı da burdan gelmiş..

Sagalassos antik kenti ilk kez 1706’da Fransız bir gezgin tarafından bulunmuş. Oldukça büyük bir antik kent ve Belçika Leuven Üniversitesi’nin yaptığı kazı çalışmaları halen devam ediyor. Ama ekibin büyük çoğunluğu Türk uzmanlardan oluşmakta. İlk yerli sponsor Aygaz, ayrıca Belçika Kralı’nın sponsorlardan biri olduğunu duydum. Burda en çok tiyatroyu ve kütüphaneyi beğendim. Tiyatro dünyadaki en yüksek rakımdaki tiyatro imiş ( 1574 mt) ; kütüphane ise yaklaşık 120 m2 alanında bir odadan oluşuyor. Oda tabanındaki siyah-beyaz, geometrik desenlerden oluşan bir moziğin ortasında Thetis, Achilles ve Phoenix yeralıyor.

Antik kenti gezdikten sonra Eğirdir’e doğru yolumuza devam ettik. Eğirdir tarih boyunca hep gezginlerin yolu üstünde olmuş, Isparta’nın şirin bir ilçesi. Tarihi ve turistik yönünün yanısıra bizim en çok dikkatimizi çeken ülkemizin ve Orta Doğu'nun en önemli kemik hastanelerinden birine sahip olduğunu öğrenmek oldu. Bin yatak kapasitesi ile faaliyetini sürdüren hastanede tedavi görenler Eğirdir'in oksijeni bol iklimi sayesinde daha kısa sürede iyileşme olanağı buluyorlarmış.

Eğirdir Gölü ise Göller Bölgesi’nin de en önemli göllerinden birisi ve 517 km2 yüzölçümü ile de Türkiye'nin 4. büyük gölü.. Göl içerisindeki iki küçük adadan ormanla kaplı olan ve Atatürk'ün Eğirdir’i ziyareti sırasında kendine hediye edilmiş Can Ada ve geçmişte nüfusunun tamamı Rumlardan oluşan Yeşil Ada yıllar geçtikçe gölün sularının çekilmesiyle ince bir yolla karaya bağlanmışlar.

2.gün kahvaltıdan sonra, önce Kovada Gölü Milli Parkı’na gittik. Bu göl Eğirdir Gölü'nün doğal bir uzantısı ve Eğirdir Gölü’nde bulunan fazla su bir kanalla Kovada Gölü’ne akıyor. Milli Park zengin bitki örtüsü ile görülmeye değer; buranın bir özelliği de etrafında yerleşme olmayan tek göl olması.

Roma döneminden kalan Yazılı Kanyon Tabiat Koruma Alanı’nda 1 saat kadar yürüdük. “Yazılı” denmesinin sebebi kanyonda büyük bir kaya üzerinde eski Yunan şairlerinden Epiktetos’un "Hür İnsan Üzerine Şiir"inin yer alması.. Ayrıca kayalara kazınmış bir çok yazı da yer alıyor Yazılı Kanyon'da.

Tanrının birliğine, tüm insanların aynı ve tek Tanrıdan geldiğine inanan bir düşünür olan Epiktetos'a göre, “İnsan, insanın efendisi olamaz. Kader eninde sonunda şöyle veya böyle günahlarımızın bedelini önümüze koyar.” İslamiyetten yedi yüz yıl önce, aynı anda bir çok tanrıya inananların bulunduğu bir çağda insanların tek tanrıdan geldiğini söyleyen şiirinin yazıldığı kaya, arkasında belki hazine vardır diye dinamitle patlatılmış. Tabii arkasından hazine filan çıkmamış ama şiirin tam ortasında duran derin çukur insan hırsının belki de tam yerinde bir göstergesi..
Son gün ise Kızıldağ Milli Parkında yürüyüş yapıp Akşehir üzerinden dönüşe geçtik.. Akşehir’de önce Müzeler Haftası olması nedeniyle açık olan Batı Cephesi Karargahı Müzesi’ni gezdik. Atatürk’ün Büyük Taarruz emrini verdiği ev 1965 yılında müzeye dönüştürülmüş. Burada Atatürk’e hediye edilen ve kullandığı diğer eşyalar ile silahları ve Karargahta çalışan subayların biyografileri, Nutuk’tan alıntılar, fotoğraflar, haritalar sergileniyor. Atatürk’ün piknik sepeti ve masa lambası çok hoşuma gitti.. :)

Nasreddin Hoca Türbesi ve Gülmece Parkı’nı da gördükten sonra “güllerin göklere güldüğü yer” denen Isparta civarına yaptığımız gezinin sonuna geldik. Tempo Tur’a ve rehberimiz Beytullah Beye teşekkürler..
Ve bir Hoca fıkrası:
Biri hocaya:
-Şu dünya ne kadar tuhaf demiş.
Hoca sakalını sıvazladıktan sonra “ neresi tuhaf?” diye sormuş.
-Sabah oldu mu insanların her biri bir tarafa gidiyor. Bazıları bu yana bazıları bu yana...Neden ki?
Hoca çok fazla düşünmeden şu cevabı vermiş:
-Neden olacak, hepsi bir tarafa gitse dünyanın dengesi bozulur da ondan...

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Tuval Vücutlar..

Kendisini vücut artisti olarak tanıtan Avustralyalı sanatçı Emma Hack, insan bedenlerini tıpkı bir tuval gibi kullanıp çıplak insan vücutlarıyla kelimenin tam anlamıyla inanılmaz tablolar yaratıyormuş, bu kez de canlı duvar kağıtları yapmış. Hack, desenli kağıtlarla kaplı bir duvarın önünde durmasını istediği modellerinin vücutlarını duvar kağıtlarının desenine uygun olarak boyamış ve sonuçta da ortaya çarpıcı çalışmalar çıkmış.

Hack'ın canlı duvar kağıtları ve daha önce gerçekleştirdiği çalışmalardan ikisini sizinle paylaşmak istedim.. Sırtında balık figürleri olan kadın çalışması bana Feng Shui objelerinden balıklı kutuyu hatırlattı. Sitede yazıldığına göre "balık" kelimesi (Çince'de "Yu") bolluk anlamına geliyor. Feng Shui'de balık bolluk, bereket ve zenginliğin sembolü.. 8 adet kırmızı Japon balığı maddi başarıyı, korumayı temsil eden 1 adet siyah Japon balığı ise varlığı ve şansınızı artırıyormuş.. İster kutuyu kullanın, ister Hack'in çalışmasını; size kalmış.. :)

2 Mayıs 2008 Cuma

Kendi Yeni, Adı “Eski”şehir...

Geçen hafta Pazar sabahı saat 7’de evden çıktık, yol boyu hava güzeldi, açık ve güneşli.. Tempo Tur’un ikramı çay ve poğaça, Joe Vitale’nin The Key adlı kitabı, rehberimiz sevgili Çetin’in gittiğimiz yerle ilgili verdiği bilgiler derken saat 11:30 civarında Eskişehir’e vardık. Geçen sene Gökçeada’ya giderken de uğramış, çiğ börek yemiş ve Baturhan’ın baba diyarı, çocukluğunun geçtiği bu şehri biraz dolaşıp Porsuk kenarında çay içmiştik. Bu kez de bir rehber eşliğinde gidip gezelim, Odunpazarı Belediyesi’nin restore ettirdiği evleri görelim istedik...

Biraz Tarih Biraz Turizm..
I. Haçlı Savaşlarının en büyük çarpışması Eskişehir ya da o zamanki adıyla Dorylaion’un yakınlarında olmuş. Selçuklu Türkleri burayı tahrip ettikten sonra Bizans İmparatoru tarafından şehir 40 gün içinde yeniden kurulmuş ve buraya yaptırılan kaleyi Selçuklu Sultanı Kılıçarslan kabul etmeyince Bizans için bir tehlike oluşturan Kılıçarslan’ı susturmak üzere İmparator Anadolu seferine çıkmış. Ama Sultanın kurduğu pusuya düşmüş ve imzalanan barış anlaşması gereği şehri ve yaptırdığı kaleyi boşaltmayı ve yıktırmayı kabul etmiş olduğundan Türkler buraya bir süre yıkık ve metruk kalması nedeniyle “Eskişehir” adını vermişler. 1176’dan sonra da Eskişehir Ovası Selçuklu egemenliğine girmiş ve Sultanönü adını almış.

Serin ve güzel havasından dolayı Evliya Çelebi’nin “havasının letaifi dolayısiyle güzelleri çoktur” dediği şehir, göz alabildiğine uzanan bol otlu, bol ürünlü ve bereketli ovalarla çevriliymiş. Bölgeyi, suyu lezzetle içilen ve görünüşü güzel olan Porsuk ırmağı sularmış. Derler ki, bu suda o kadar bol balık yüzermiş ki, ne kadar avlansanız bitmezmiş..

Eski Askerlik Şubesi Anadolu Üniversitesi tarafından restore edilmiş ve halihazırda Cumhuriyet Müzesi olarak kullanılıyor. Pazar günü kapalı olmasına rağmen görevli ziyaret etmemiz için müzeyi açtı ve böylece Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet dönemlerine ait pekçok Atatürk fotoğrafını görebildik. Bundan sonra tam yağmur başlıyorken restore edilip Osmanlı Evi adını alan konağa girdik ve öğle yemeğimizi yedik.
Yemekten sonraki ilk durağımız Kurşunlu Külliyesi oldu. Külliyenin bir bölümü nikah salonu haline getirilmiş, medresede ise tamirat vardı. İnsanların Hindistan’a inziva gezilerine gittiğini düşündüm de, bizim yurdumuzda da pek çok yer var, gezilerde görüyorum; ruhani bir havası olan, vaktinde insanların Tanrı’ya ulaşma yolunda kendi kendilerine kalıp çalışmalar yaptıkları mekanların çoğu bugün bakımsızlıktan dökülüyor. Oysa onarılıp bu amaçla kullanılsalar keşke, ne güzel olur..

Odunpazarı ve Büyükşehir Belediyelerinin desteğiyle onarılan tarihi evleri gördükten sonra Porsuk kenarında çay içmeye giderken bir fırının önündeki şu yazı dikkatimi çekti: “Bu askıdaki ekmekler ihtiyaç sahiplerine ücretsizdir.” Aynı internette sıkça dolaşan hikayedeki gibi.. Biz de uzun süre bayatlamayan ekmeklerden alıp, bir de askıya ekmek bırakıp yolumuza devam ettik..

Porsuk kenarında çok hoş kafeler var, hava yağmurlu olduğu için çok kalabalık değildi ama yine de pekçok genç vardı.. (bakınız yandaki fotoğraf :))) Ellerine geçen her şeyi Porsuk `a atıp nehri kirletenlere karşı su kovasıyla balık tutmak zorunda kalan bir adamın heykeli konmuş. Heykelin altında `Allah rızası için Porsuk `u kirletmeyin` yazıyor..

1934 yılında Fransızlar tarafından yapılan TMO buğday silosu, Büyükşehir Belediyesi tarafından satın alınıp Fransız Accor firmasıyla ortaklaşa yapılan çalışma sonucunda otele dönüştürülmüş ve özellikle iş seyahatine gelenlere hizmet veriyor. Otele çok yakın mesafedeki eski Hal binası ise içinde minik kafeler, restoranlar, dükkanlar ve üst katında bar ve bilardo salonu ile özellikle soğuk havalarda "hallerden geçelim mi?" cümlesinin kurulmasına vesile olan Haller Gençlik Merkezine dönüştürülmüş.. Başka bir yer ve zamanda olsa yıkılmaları kuvvetle muhtemel olan bu yerlerin bu şekilde değerlendirilmiş olmalarını gerçekten takdir ettim.. Ve tabii tüm bunlarda imzası olan ve yoldan geçen yaşlı amcanın “buyrun ne isterseniz alın, bi tek Başkanımızı vermeyiz” dediği Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’i de.. Büyükerşen ilginç bir kişilik, sırtında çimento torbaları taşıyarak Anadolu Üniversitesi `ni kuran, birinci sınıflara ağaç diktirtip sonra dördüncü sınıf derslerinde ağaçları kontrol eden, `kuruyan ağacı olan Eylülde tek derse kalır` diyen, sanatı hayatın her alanına serpiştiren, ideallerinden hiç vaz geçmeyen bir `hoca`...

Eti Eti Eti....

“Bir bilmecem var çocuklar…” sloganının efsaneye dönüştüğü Eti reklamlarıyla büyüyen kuşaktanım ben, çocukluğumda teneke kutularla satılan Eti bisküvilerinin kaynağı da Eskişehir.. Azeriler bu reklamın sözlerini bakın nasıl söylüyor:

-Bir sormacam var balalar
-Gaydi gaptır gaptır
-Çaya gaamaltiya gatar
-Dimeli nedir nedir?
-Miskimit denince ahla
-Tamam şindi gaptım
-Heman onun adı düşer
-Eti Eti Eti ! :)

Lületaşı..

Magnezyum ve silisyum esaslı kayaların yeraltında termal suların etkisiyle hidratlaşması sonucunda oluşan lületaşı yaklaşık beşbin yıldır biliniyor ve günümüzde süs eşyası ve özellikle pipo yapımında kullanılıyor. Geleneksel El Sanatları Çarşısı Atlı Han’da lületaşından yapıılmış süs ve hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlar var.. Oluşumunu sağlayan tepkimeler dolayısıyla, lületaşı yeraltında ıslak halde bulunuyor ve toprak içindeyken temizliğini, çıkarıldıktan sonra da kolay işlenmesini, gözenekli yapısının tuttuğu bu doğal nem sağlıyor ve kuruduktan sonra da sertleşip önemli bir direnç kazanıyor. Lületaşı emici ve filtre edici özelliği ile pipo ile tütün içme alışkanlığının yaygınlaşmasıyla tüm dünyada tanınmış. Ticari olarak işlenebilir lületaşı yataklarının tamamına yakını Eskişehir’de ve başlangıçta tamamı ihraç edilerek Avrupa'da işlenmekteyken günümüzde ham lületaşı ihracı önlenmiş ve tamamı Eskişehir'li ustalar tarafından işleniyor.. 21. yüzyılın petrolü diye tanımlanan ve stratejik öneme sahip bor madeni de Eskişehir ve civarında bulunuyor..

İlkler Şehri...

Osmanlı İmparatorluğu'nun beylik olarak doğduğu, Nasrettin Hoca’nın doğduğu Yunus Emre ve Battal Gazi'nin mezarlarının bulunduğu Eskişehir aynı zamanda bir ilkler şehri..İlk lokomotif fabrikası Eskişehir'de kurulmuş, ilk Türk otomobili 'Devrim', ilk elektrikli lokomotif, ilk uçak motoru, ilk helikopter parçası Eskişehir'de üretilmiş. Ayrıca ilk Tarımsal Araştırma Merkezi ve ilk Planör Kampı da yine burda.. Tarihte ilk para Eskişehir’de basılmış, Osmanlı zamanındaki ilk hutbe ve yakın geçmişte Cuma namazında işaret dili ile ilk hutbe de burda okunmuş. Eskişehirspor Türkiye 1. Liginde hiç şampiyon olamamış ama ilk Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı kupalarını alan futbol takımımız..

Köprüler, çeşmeler, heykeller, yenilenen tarihi mahalleler; biten bitmeyen onlarca projesiyle Türkiye `nin yıldız şehri Eskişehir’den yorgun ama keyifli ayrıldık.. Tempo Tur ve sevgili rehberimiz Çetin’e teşekkürlerimizle...

1 Mayıs 2008 Perşembe

Teşekkür Ederim...

Herşey Salı akşamı ofisten bir arkadaşımla iş için şehir dışına gitmemizle başladı. THY’nın yeni uygulaması gereği gideceğimiz şehre sadece Anadolu Jet uçuşu varmış, biz de mecburen öyle gittik. Ben de hayatımın en berbat ve korktuğum ilk uçuşunu yapmış oldum. Akşam saati olması nedeniyle uyukladığımdan uçağın sert inişiyle uyanıp, uyku sersemliğiyle “eyvah” dedim, “bi yere çarptık galiba..” Neyse ki çarpmamışız ama uçaktan korkmayan ben, ilk kez ciddi bir korku hissettim.
Bu tecrübenin üstüne dün işimiz erken bittiği ve dönüş uçağı da akşam geç vakitte olduğundan şirket aracıyla dönmeye karar verdik. Hem böylece ben de haftasonu yaptığımız Eskişehir gezisini, sevgili arkadaşım Berrin'in evine giren hırsız için "onu ben çektim galiba" demesiyle ilgili düşündüklerimi, sevgili Hümeyra'nın sorusuna cevabımı yazabilecektim.. :)

Bizi Ankara’ya getirecek şoför arkadaşımızla daha önce hiç uzun yolda seyahat etmediğimizden diğer arkadaşım nasıl biri olduğunu sordu önce; nedense içimize kurt düşmüştü sanırım. Sonra yolda Nevşehir plakalı bir çekicinin üzerinde Ankara plakalı kaza geçirmiş bir araba gördük ve “şu işe bak, sen kalk Ankara’dan gel, Nevşehir’de kaza yap” diye geçirdim içimden.. Yolun sonlarına doğru bir yerde ikimiz de 4 yıl önce o civarlarda kaza yapmış bir arkadaşımızı aklımızdan geçirmişiz bir de bunların üstüne..
Neyse, Ankara’ya 100 km kala, arkadaşımla konuşuyorken arabanın şiddetle ve gürültüyle bişeye çarptığını hissetmemizle uçan beyaz köpeği görmemiz bir oldu. Allahtan şoförümüz sukünetini kaybetmeden arabayı kenara çekmeyi ve durdurmayı başardı. Köpeğin ölmesine ve arabadaki ciddi hasara üzüldük ama bize bişey olmamasına da sevindik tabii. Sonrasında ise polis, jandarma, çekici, sigorta şirketi, işyeri, aileler çokgeninde onlarca telefon görüşmesinin ardından geç saatte eve ulaşabildim..

Gün boyu süren düşüncelerimizle biz mi çektik bu kazayı dedim kendi kendime.. Bir yandan da bu dünyada hala yiyecek ekmeğim, içecek suyum ve yazacak yazım olduğunu düşünüp şükrettim. :)
Şükür hayatımızda çok önemli biliyorum, hergün de pekçok şey için şükrediyorum.. Bugün resimdeki çiğdemler gibi yeni bir doğuşla, şükran duygumu bir kez daha ifade etmek istiyorum...
Aldığım her nefes için,

Sağlığım için,

Gören gözlerim, duyan kulaklarım, tutan ellerim için,

Huzurum, neşem, keyfim, mutluluğum ve ağzımın tadı için,

Yaşama sevincim ve heyecanım için,

Sevgim ve onu herkese dağıtabilme gücüm için,

Aklım, fikrim, bilincim için,

İşim, kazancım, varlığım, bolluğum bereketim için,

Özgürlüğüm için,

Yaşadığım tüm olaylar, aldığım tüm dersler için,

YOL'uma çıkan herkes için

ŞÜKRAN DOLUYUM VE TEŞEKKÜR EDERİM…