28 Ocak 2008 Pazartesi

"Kuantum Koç" Temel Eğitimi

Bu haftasonu Neva Sanat ve Gelişim Merkezi'nde (http://www.nevagelisim.com/) Ferhan Efeçınar'ın (http://www.facebook.com/group.php?gid=5296014729) verdiği "Kuantum Koç Temel Eğitimi"ne katıldım. Çok keyifli ve farkındalık dolu bir çalışma oldu benim için. Eğitime katılan arkadaşlarımızdan Erinç'in dersin başında beni blogumdan tanıdığını söylemesi çok hoşuma gitti bu arada, egom okşandı ya ondan.. :)))

Verdiği bilgiler ve yaptırdığı uygulamalar için sevgili Ferhan hocama ve söyledikleri ile bazı şeyleri "hatırlamamı" sağlayan sevgili arkadaşlarıma teşekkür ediyorum..

21 Ocak 2008 Pazartesi

Hamsi Koydum Tavaya...

Haftasonu arkadaşımız Hale’yi ziyaret etmek için kızkardeşim ve eşi İstanbul’dan geldiler.. Hale Kurban Bayramının son günü beyin kanaması geçirdi ve şu an hastanede yatıyor, yoğun bakımdan çıktı ancak vücudunun toparlanması ve sağlığına kavuşması bikaç ay alacak görünüyor. Bununla beraber keyfi yerinde, espriler yapıyor, fıkralar anlatıyor. Biz yanındayken de kaşla göz arası şunu anlattı: İki uğurböceği yolda yürürken karşılaşmışlar; biri diğerine “ooo, Uğur böceği merhaba” deyince, öbürü de “sana da merhaba, Orhan böceği..” demiş.. Çağla da uğur getirsin diye getirdiği cam boyama uğur böcekli kolyeyi verince konu tamamlanmış oldu..

Karsız ama bol sisli
Cumartesi akşam üstü, Defneyi kuaföre götürüp saçlarını kestirdik, bi de maşa yapıldı, küçük hanım pek mutlu, nasıl salına salına ve de saçlarını savura savura yürüyordu görseniz..

Akşam yemeği için misafirleri mutfağa soktuk. Çağla salata yaptı, eşi Battal da aldığımız hamsileri temizledi ve kızarttı, ona Baturhan asistanlık yaptı; bense çorba yaptım ve sürekli çıkan bulaşıkları yıkayıp mutfağı kontrol altında tutmaya çalıştım.. :)

Erkek kardeşim Çağlar, eşi Eda ve minik kızları İpek de gelince tam bir “kardeş kardeşe“ akşam yemeği oldu.. Defnenin hoşuna gidiyor diye üstüne mumlar koyduğumuz pastamızı da yedikten sonra sanmayın ki gece bitti.. Çağla ile sabah dörde kadar oturup muhabbet ettik. Uzun zamandır bu kadar geç yatmamıştım, dün bütün gün leyla gibiydim.. İstanbul yolcularını yolladıktan sonra ev birden sessizleşti, Baturhanla pek bi mahsun hissettik
:(

Annem hep der ki, “aman çocuğum, hep kenetlenin, birbirinizi hiç bırakmayın, insanın kardeşi gibi olmaz..” Kardeşlerimi çok seviyorum, eşlerini ve yeğenlerimi de tabii... :)

11 Ocak 2008 Cuma

Baykuş Efsanesi

Yırtıcılar dünyasının esrarengiz ve en az rastlanan kuş türü olan ve 130' u aşan çeşidi bulunan baykuşların ülkemizde kukumav, kulaklı orman baykuşu, kır baykuşu, peçeli baykuş, alaca baykuş, balık baykuşu, puhu gibi türleri bulunmakta ve haklarında pek çok da efsane var:

Bay-Kuş..


Rivayet odur ki, Hz. Süleyman tüm hayvanların dilini bilir, kuşlarla iletişim kurarmış. O kadar ki, kuşlar için bir tekke bile yaptırmış. ‘Tekke-i Mürgân’ adı verilen bu yerde kuşlar yılda bir kez toplanır, bir hafta eğlenir ve Hz. Süleyman’a dua ederlermiş.


Hz. Süleyman çağında kuşların padişahı herşeyi bilen Simurg Anka Kuşu imiş. Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini her türlü dertten kurtaracağını düşünürlermiş. İnsanlar arasında yaşamakta olan Anka kuşu, bir gün bir kız kaçırmış ve bu yaptığından dolayı da devrin hükümdarına şikayet edilmiş. Anka utancından el yüzüne çıkamaz olunca, kuşlar padişahsız kalmış. Bu arada Hz. Süleyman'ın karısı kız gelin ediyormuş; kuş tüyü yataklar yaptırmak istemiş. Hz. Süleyman, bütün kuşlara tüylerini dökmelerini emretmiş. Yarasa hemen tüylerini dökmüş; öbür kuşlar düşünceye dalmışlar. Baykuş ise Hz. Süleyman'ın katına gelmiş.

“Yeryüzünde kadın mı çok, erkek mi?” diye sormuş. Hz. Süleyman “erkek çok” karşılığını verince “kadınların sözüne uyup başkalarının hakkına el uzatanları da kadın saydınız mı?” demiş. Hz. Süleyman bu haddini bilmezliğe kızacak olmuş ama, sonucu merak ettiği için yavaştan almış.

”Ne demek istedin, anlamadım” demiş. Baykuş şu karşılığı vermiş:

“Efendimiz, biz kuşların tüylerimizden başka birşeyciğimiz yok; onunla soğuktan, sıcaktan, fırtınadan korunuruz; onunla uçarak rızkımızı ararız. Sizin ise herşeyiniz var. Yine de eşinizin sözüne uyup tüylerimizi istiyorsunuz.”

Bu sözler adaleti seven Hz. Süleyman’ın hoşuna gitmiş.

”Benzerlerinin haklarını iyi savunuyorsun sen, bundan sonra kuşların bay’ı sen olacaksın; adın da “bay-kuş” olacak.” demiş, Onu kuşların padişahı yapmış. (Daha önceden adı sadece “kuş” imiş galiba) Yarasa ise tüylerini daha önceden döktüğü için, tüysüz kalmış...

Uğurlu Kuş..

Haklarında en çok batıl inanç duyduklarımız da yine baykuşlar: Gece baykuş sesi duymak kötüye işarettir; baykuş damda öterse evden cenaze çıkar; baykuş ötüşü uğursuzluk getirir; tilki görülünce uğur, baykuş görülünce uğursuzluk sayılır; bir evin başında baykuş öterse, o evde biri ölür ya da bir yıkım olur...

Hz. Süleyman bir gün gökte tahtı ile dolaşırken kendisine selam veren baykuşun selamını alıp ona sormuş:

"Ey baykuş ben biliyorum ki arpa, buğday yemezsin, acaba neden?"
"Ya nebiyyallah, Adem ile Havva o hububatı yedikleri için dünyaya sürüldüler. Ben de onun için yemem."
Baykuş değil sanki koskoca evliya mübarek...
"Ben biliyorum ki, sen su da içmiyorsun, neden acaba?"
"Ey Allah'ın peygamberi, Nuh peygamberin kavmi suda boğuldu. Ben de suya tevbe ettim."
"Peki niçin mamur yerlerde değil de harap yerlerde yaşarsın?"
"Harap yerler Allah'ın mirasıdır, sahipsizdir. Ben insanların sahip olduğu binaya konmam".
"Harabelerde niçin ötersin?"
"Ey dünya nimetlerine aldananlar, bulunduğum harabeyi görüyor musunuz? Siz de bir gün bunun gibi harap olacaksınız, demek isterim".
"Peki evlerin üstünden uçarken ne diye ötersin? Ne demek istersin bununla insanlara?"
"Ey Ademoğlu yazıklar olsun sana. Arkanda bu kadar isyan ve günah, önünde de bu kadar keder ve bela varken nasıl dünya nimetlerinden lezzet alıp neşelendiğinize şaşarım."
"Niçin gündüz uyur da gece uyumazsın?"
"Ey Allah'ın nebisi, gündüz ademoğullarının nefislerine uyup zulümlerinin çoğaldığı zamandır. Onlardan kaçarım ki zulümleri bana erişmesin. Gündüz uyurum ki, onların yaptıklarını gözlerim görmesin."
"Ya sabaha kadar ne zikredersin?"
"Ey insanlar, uykunuzu ve gafleti bırakın artık. Ahiret için tedarik görüp, azık hazırlayın. Sonra beni yaratan Allahü Azimüşşanı noksan sıfatlardan tenzih ederim."
"Ey baykuş, senin kadar insana merhamet eden ve nasihatte bulunan yokmuş. Neden insanoğlu seni uğursuz sayar anlamadım.”
....................................................

Baykuşların başları büyük ve tüylü, kanatları enli ve uzundur. Bir kısmının kanat açıklığı, bir adam boyuna ulaşırken serçe kadar küçük olanları da vardır. Baykuşlar tam bir sessizlik içinde avlanır. Tüyler, uçuş sırasında tabii bir susturucudur. Uçuş esnasında kanatlarının “pırpır” sesi duyulmaz. İri gözleri, başlarının yanında değil önündedir. Aşırı büyüklükteki gözleri, göz oyuğunda hareket edemez. Araba farı gibi yuvalarında sabittir. Ama baykuş boynunu 270 derecelik alan içinde rahatça çevirerek çevresini kontrol edebilir. Tam karanlıkta görme kabiliyetleri yoktur. Az bir ışık avlarını yakalamaya kafidir. Baykuşların görme ve işitme kabiliyetleri son derece hassastır. Çok az ışıkta avlarını yakalayabildikleri gibi, zifiri karanlıkta da işitme duyularıyla yerini tespit ederek yakalarlar.

Bilgin Baykuş..

Eşimin yaşadığı eve ilk gittiğimde yaklaşık 250 baykuş figürünün bulunduğu baykuşluğu gördüğümde çok şaşırmıştım.. İnsan, halk arasında uğursuz bilinen bir hayvanın farklı malzeme ve şekillerdeki figürlerinden niye bir koleksiyon yapardı ki? Tabii o zaman baykuş efsanelerini, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin (http://www.msgsu.edu.tr/) ambleminin baykuş olduğunu bilmiyordum.

Baturhan yıllar önce tiyatroda çalışırken işlerle ilgili endişelerini dile getirdiğinde ona “baykuşluk yapma” diyorlarmış. Birgün tiyatronun fuayesinde açılan bir hediyelik eşya sergisinden kumaş üzerinde batik boyama tekniği ile işlenmiş bir baykuş yastık almış ve bundan sonra da dekor yaparken ağaç dallarında, evin çatısında, çitin kenarında bu baykuş formunu kullanmaya ve dekorlara bu şekilde imzasını atmaya başlamış. Bir de gözlük takınca olmuş benim Baturhan’ım..

Baykuş toplamak gibi bir düşüncesi yokmuş önceleri, 1990’da Kapadokya gezisine gittiğinde Uçhisar’daki bir pazar yerinde görüp aldığı mermer baykuş koleksiyonun ilk parçası olmuş.. Küçük baykuş grubu zamanla kendi çizip şekillendirdiği baykuşluğu dolduracak sayıya ulaşmış.. Ailesi, arkadaşları, müşterileri, baykuş topladığını bilen herkes yurdun ve dünyanın dört bir yanından baykuş getirmeye başlamışlar. Mısır, İsveç, İsrail, Ukrayna, Kenya, Meksika, Uzak Doğu, muhtelif Avrupa şehirleri ve yurdun başka illerinden gelen baykuşların hepsi çok hoş ama kimisi daha özel: Mesela Hacettepe Üniversitesi Heykel Bölümü hocalarından Mete Demirbaş’ın yaptığı baykuşun bir başka eşi yok. Kayınvalidemin minik bir yastığın üzerine işlediği baykuş, Yunanistan’dan Mert’in getirdiği 1 euronun üzerindeki baykuş, Nihal’in masasında ataşlık olarak kullandığı yumurtalık şeklindeki baykuş, yatak odamızın kapısına astığımız bay ve bayankuş, Kale’de yıkılmak üzere olan bir restorantın kapısından yürüttüğü baykuş ve anısı olan onlarcası daha..

Ve bir yaratıcı imgeleme örneği: Benim aldığım bir baykuşun farklı renkli olanı daha önceden varmış, ben alınca ikisi bir çift oldular; Baturhan da onları bir ağaç parçasının içine yerleştirip üzerine de ”evim, güzel evim” yazmıştı. Onların çerçeveli bir fotoğrafları şu an evimizin antresinde duruyor.. :)

Ahşap, mum, pirinç, mermer, metal, deniz kabuğu, porselen, plastik, seramik, gümüş, kumaş, kil, cam, lületaşı, serpantin taşı ve bazı başka materyalden yapılmış baykuşlarımız var. Yumurtalık, çakmak, şamdan, tirbüşon, küllük, tuzluk – biberlik, enfiye kutusu, para cüzdanı, yüksük, mücevher kutusu, yaka iğnesi, nihale, peçetelik, kumbara, oyuncak, kol düğmesi, kitap ayracı, demlik, kürdanlık formundaki baykuşlar gelen misafirlerin, özellikle çocukların çok ilgisini çekiyor. Çocuklar demişken onlar sadece bakmakla kalmıyorlar koleksiyona katkıda da bulunuyorlar, sevgili Püren’in camın üzerine boyadığı baykuş var mesela.. Birgün de kapımız çaldı ve komşumuzun 5 yaşındaki kızı Fulin anaokulunda boyadığı bir baykuş resmini hediye etti, öyle sevindik ve hoşumuza gitti ki.. :)
Eşimin baykuş merakını bilen arkadaşım Bilge ona “bilgin baykuş” adını taktı ve ben de bu durumda bayankuş oluyorum.. :) Boş kalan bikaç bölme için boyu 9 cm.yi aşmayan baykuş hediyelerinizi kabul etmekten memnuniyet duyacağımızı da bildirmek istiyorum.. :)

2 Ocak 2008 Çarşamba

Pisi Pisi Pistanlar..

1986’yı 87’ye bağlayan yılbaşı günü kapı çaldı, gelen adamın elinde bir kutu vardı; kutunun parmaklıklarından tavşan zannettiğimiz kımıldayan beyaz bir canlı görünüyordu.. Kapağı açtığımızda bunun minik bir Van kedisi yavrusu olduğunu anladık.. O sırada Van’da görev yapan babam kızkardeşimin isteğini kırmamış ve bize bir kedi yavrusu göndermişti. Hemen telefon edip, “sen benim bir kediyle aynı çatı altında yaşayamayacağımı bilmiyor musun?” dedim.. Sahiden de o vakte kadar sokakta bi kedi görsem metrelerce ötesinden geçer, teyzeme gittiğimizde evdeki kediyle köşe kapmaca oynardım. Şimdiyse bir kedi ile aynı evde yaşayacaktım...

Elimi süremediğim, kucağıma alamadığım için bir süre kardeşlerim kediyi kucağıma koydular. Minik yavru kucağımda mutlu mesut mırlar ve bacağımın üzerinde
patilerinin birini indirip diğerini kaldırırken tırnakları her dokunuşuyla içimi ürpertiyor, onun sevip okşamak için eldiven giyiyordum..

Günler geçtikçe birbirimize alıştık, bazı sabahlar gözümü açtığımda burun buruna gelirdik; bazen de o ıslak burnunu “Pamuk, burun ver” deyince burnumuza değdirirdi.. Sıcak sobanın yanında birlikte oturduğumuz, uyuduğumuz da oldu.. Bir kediyle yaşamayı onunla öğrendim, bir Mart günü kaçıp gittiğinde günlerce ağladık.. Sonra Boncuk adlı bir kedimiz daha oldu ama Pamuk benim için hep özel kaldı..

Eşimin annesiyle yaşadığı eve ilk kez gittiğimde evin içinde salına salına dolaşan kuzu gibi bir kedi gördüm: Kör bir kediydi Prenses.. Sokakta araba çarpmış halde bulmuşlar, göz çukurlarına kan dolduğu için görmüyordu, ama mutfağı, yatağını, tuvaleti eliyle koymuş gibi buluyordu.. Sesi pek çıkmaz, kendi halinde yaşar giderdi; ta ki geçen yıl Gökkuşağı Köprüsüne gidene kadar.. Ömrünün son aylarında çok hastalandı, defalarca kliniğe gitti, serumlarla yaşadı, geçen yıl ılık bir Mayıs bir akşamı onu eşimle birlikte toprak ananın koynuna bıraktık..

Evlendikten sonra Prenses’ten kalan son mamayı “sokak kedilerine veririz” diye eve getirdik.. O vakitten beri de alışveriş listemizde kedi maması hep var.. Penceremizin önüne gelen “çok tane” kedimiz var: Kocakafa, Zeytin, Badem, Orfe, bizim kedi, beyazlı sarılı kedi, tavşan gibi duran kedi, beyaz kedi, kendini sevdiren kedi, dün ilk defa gelen kedi ve saz arkadaşları şeklinde uzayıp giden bir isim listemiz var.. Onlara mama ve su (Handan’dan öğrendik ki, su özellikle yazın ve hatta mamadan çok daha önemli, çünkü bulamıyorlarmış ) veriyoruz. Sabah perdeyi açıp da göremeyince merak ediyoruz, geldiklerini görünce çocukları gelen ana – babalar gibi seviniyoruz.. :)

Bir de komşumuzun sürekli evden kaçan kedisi var: Pıtırcık.. Geçen gün eşim onu sokakta bulmuş, telefonda "misafirimiz var, halının üstünde yatıyor" dedi.. Küçük hanım karnı doyup ısınınca güzelce yatıvermiş halıya.. Bi de üstüne evin kedisi edasıyla penceremize gelen sokak kedilerine efelik yapıp onları kovalamış.. :)
Babaannem kediye pistan derdi, ondan öğrendiğim bu isimle seviyorum ben de kedilerimizi, pek şirinler bizim pisi pisi pistanlar...