2 Ocak 2008 Çarşamba

Pisi Pisi Pistanlar..

1986’yı 87’ye bağlayan yılbaşı günü kapı çaldı, gelen adamın elinde bir kutu vardı; kutunun parmaklıklarından tavşan zannettiğimiz kımıldayan beyaz bir canlı görünüyordu.. Kapağı açtığımızda bunun minik bir Van kedisi yavrusu olduğunu anladık.. O sırada Van’da görev yapan babam kızkardeşimin isteğini kırmamış ve bize bir kedi yavrusu göndermişti. Hemen telefon edip, “sen benim bir kediyle aynı çatı altında yaşayamayacağımı bilmiyor musun?” dedim.. Sahiden de o vakte kadar sokakta bi kedi görsem metrelerce ötesinden geçer, teyzeme gittiğimizde evdeki kediyle köşe kapmaca oynardım. Şimdiyse bir kedi ile aynı evde yaşayacaktım...

Elimi süremediğim, kucağıma alamadığım için bir süre kardeşlerim kediyi kucağıma koydular. Minik yavru kucağımda mutlu mesut mırlar ve bacağımın üzerinde
patilerinin birini indirip diğerini kaldırırken tırnakları her dokunuşuyla içimi ürpertiyor, onun sevip okşamak için eldiven giyiyordum..

Günler geçtikçe birbirimize alıştık, bazı sabahlar gözümü açtığımda burun buruna gelirdik; bazen de o ıslak burnunu “Pamuk, burun ver” deyince burnumuza değdirirdi.. Sıcak sobanın yanında birlikte oturduğumuz, uyuduğumuz da oldu.. Bir kediyle yaşamayı onunla öğrendim, bir Mart günü kaçıp gittiğinde günlerce ağladık.. Sonra Boncuk adlı bir kedimiz daha oldu ama Pamuk benim için hep özel kaldı..

Eşimin annesiyle yaşadığı eve ilk kez gittiğimde evin içinde salına salına dolaşan kuzu gibi bir kedi gördüm: Kör bir kediydi Prenses.. Sokakta araba çarpmış halde bulmuşlar, göz çukurlarına kan dolduğu için görmüyordu, ama mutfağı, yatağını, tuvaleti eliyle koymuş gibi buluyordu.. Sesi pek çıkmaz, kendi halinde yaşar giderdi; ta ki geçen yıl Gökkuşağı Köprüsüne gidene kadar.. Ömrünün son aylarında çok hastalandı, defalarca kliniğe gitti, serumlarla yaşadı, geçen yıl ılık bir Mayıs bir akşamı onu eşimle birlikte toprak ananın koynuna bıraktık..

Evlendikten sonra Prenses’ten kalan son mamayı “sokak kedilerine veririz” diye eve getirdik.. O vakitten beri de alışveriş listemizde kedi maması hep var.. Penceremizin önüne gelen “çok tane” kedimiz var: Kocakafa, Zeytin, Badem, Orfe, bizim kedi, beyazlı sarılı kedi, tavşan gibi duran kedi, beyaz kedi, kendini sevdiren kedi, dün ilk defa gelen kedi ve saz arkadaşları şeklinde uzayıp giden bir isim listemiz var.. Onlara mama ve su (Handan’dan öğrendik ki, su özellikle yazın ve hatta mamadan çok daha önemli, çünkü bulamıyorlarmış ) veriyoruz. Sabah perdeyi açıp da göremeyince merak ediyoruz, geldiklerini görünce çocukları gelen ana – babalar gibi seviniyoruz.. :)

Bir de komşumuzun sürekli evden kaçan kedisi var: Pıtırcık.. Geçen gün eşim onu sokakta bulmuş, telefonda "misafirimiz var, halının üstünde yatıyor" dedi.. Küçük hanım karnı doyup ısınınca güzelce yatıvermiş halıya.. Bi de üstüne evin kedisi edasıyla penceremize gelen sokak kedilerine efelik yapıp onları kovalamış.. :)
Babaannem kediye pistan derdi, ondan öğrendiğim bu isimle seviyorum ben de kedilerimizi, pek şirinler bizim pisi pisi pistanlar...

3 yorum:

berrin açılmış dedi ki...

fotoğrafları sevdim...

Mehtap Pasin Gualano dedi ki...

Benim de 4 aylik bir bebekken, boylesine kutudan cikiveren bir Kitty im oldu. Hep bahcemizde yasayan, canlari istediginde gelip, canlari istedigi kadar bizimle olan kedilerimiz olmustu ama, Kitty evin bir ferdiydi ve bize bir kez daha sevginin ne kadar degisik bicimleri oldugunu ogretti.
Ben kedileri, onlerin bir insana baglanma bicimlerini, yalakalasmayan onurlu duruslarini, sessiz zarafetlerini, duyarliliklarini (kedileri sevenler bilirler) seviyorum. Yaziyi cok severek okudum ve fotograflara da bayildim..
Bu arada bir baykus koleksiyoncusu olarak, esinin koleksiyonuna dair de bir yazi hic fena olmaz diyorum.
Sevgiler

Cheetos dedi ki...

Mehtapcım, yazmayı düşündüğüm konularla ilgili bi liste yaptım ve baykuşlar da konulardan biri.. Senin yorumundan sonra onlara bi öncelik veririm artık.. :))
sevgimle kucaklarım..