29 Aralık 2008 Pazartesi

Yeni Yılda Hep Birlikte...


Herkese kutlu olmasını dilediğim 2009 öncesi 2 küçük ama bir o kadar da önemli hatırlatma yapmak istiyorum:

Birincisi affetmekle ilgili.. 2008’de yüklendiğimiz koca ağırlıklardan biri, bizi üzdüğünü düşündüğümüz, hani kızdığımız, aklımıza geldikçe sinirlerimizi hoplatan insanlar.. Önümüze en çok engel çıkaran, yolumuzu tıkayan onlara duyduğumuz öfke.. Bu öyle sıkıntılar veriyor ki bize, inanın tam bir azap.. “Affet demek kolay, ben ne acılar çektim” diyorsunuz, haklısınız... Ama nereye kadar? Nereye kadar bu duygunun esiri olup, kendimize engeller koyup, öfke yangınında yanabiliriz ki... Affedin rahatlayın, affedin bağlarınızdan kurtulun, affedin mucizeler yaratın, affedin affetmenin hafifliğini yaşayın...

İkincisi ise hep bir şekilde bahsettiğimiz dağınıklıklardan kurtulmakla ilgili, ama bu kez sanal temizlik.. Haftasonu mesajlarıma bakmayınca Pazartesi tam bir mesaj enflasyonu oluyor.. Üyesi olduğum gruplardan gelenler, ayrı adreslere gelen aynı mesajlar, okurum deyip bi kenara ayırdıklarım, cevap yazılacaklar, reklam mesajları derken tam bir mesaj denizi.. Bir de bilgisayardaki dosyalar var; klasörlere yerleştirilecekler, silinmeyi bekleyip unutulanlar, güncellenmeyi bekleyenler, gelenler- gidenler.. Ve de üye olunan gruplar; sadece üye olmakla kalıp varlığı unutulanlar, mesajları günlük takip edilenler, ayda – yılda bir bakılanlar.. Bilgisayarla haşır-neşirlik durumumuza göre çok emin bi şekilde söyleyebilirim ki, bilgisayarımız ne kadar karışıksa, kafamız da o kadar karışık oluyor..

2008’de çözümlenmeden kaldıysa, işte size 2009’un ilk hedefleri.. :)

“Mutlu olsun insanlar, mutlu olsun tüm evren,
yeni yılda hep birlikte, yeni yılda hey hey...”

Sözlerinin sadece bu kadarını hatırladığım bir okul şarkısı.. Yıllar önceden.. Yeni yıl hepimize mutlu, uğurlu ve hayırlı OLsun diyorum ben de.. Sağlık olsun, başarı olsun, bolluk bereket olsun, huzur ve keyif dolsun, aşk olsun, e daha ne olsun... :)

Ve kendi imkanlarımla hazırladığım bir yeniyıl hediyesini yanda sizlere sunuyorum.. Hititlerin duvar yazısını Sufi I serisinden Rüya adlı parça eşliğinde seslendirdim. Kabul ola.. :)

Herkesi sevgimle kocaman kucaklarım... :)

23 Aralık 2008 Salı

Kardeş Kardeş...

Akşam yemeğinde, bayramda 3 kardeş, eşler ve yeğenler birarada yemek yiyişimiz aklıma geldi birden.. Yorgun bir günün ardından Baturhan’la sessiz sakindik, oysa bayram yemeğinde ne cıvıl cıvıldı ev.. Ufaklıklar gün boyu camın önüne gelen kedileri seyretmiş, yarış halinde çikolata yemişler ve birlikte oynamışlar; erkekler uyuklamıştı. Biz kızlar da evin muhtelif köşelerinde kitaplardan, son günlerde yapılanlardan, yemek tariflerinden, gündelik koşturmalardan söz etmiştik.. Annemse çocukları, gelini, damatları ve torunlarıyla birlikte olmanın mutluluğunu yaşıyordu.. Bizim evin, sıradan birgününden daha tempolu ve metrekareye düşen insan sayısı bakımından da kalabalık bir günüydü.. :)

Ben evin ilk çocuğu olmak sıfatıyla kardeşlerime ablalık yapmaktan öte, biraz da nöbetçi anne olmuştum.. Ta ki evde annemle başbaşa kalana kadar.. Çocuklar okullarını bitirip iş-güç sahibi olmuşlardı.. Evin en küçüğü “minik kuş” en önce yuvadan uçmuş, onu “sarı tosun” izlemiş ve sıranın ben “karakız” a gelmesi de bir miktar zaman almıştı.. :) O vakitlerde kardeşlerim eşleriyle annemle yaşadığımız eve geldiklerinde, annemle beni emekli olmuş ta çocukları tarafından ziyaret edilen çiftlere benzetirdim.. Oysa şimdi işte herkes benim evimdeydi: Ortalıkta kendisine yabancı gelen herşeye ve herkese korkusundan “got – got” diye dolaşan İpek ve ona ablalık yapan Defne dahil.. Sanki nöbetçi anne değildim artık da, biraz “ağır abla” gibiydim; ee biraz hala, biraz da teyzoş tabii.. :)

Sabah kahvaltısı, öğle yemeği derken bi de üstüne Battal’ın kağıtta levreği gelince, yemekten haraket edemeyecek hale geldik nerdeyse.. Bol yemekli, çaylı kahveli bir gün oldu.. Geriye de fotoğraflara bakıp gülümsemek kaldı...

Pazar günü kızsal bir eylem olan saç boyatma işlemi için kuafördeydim. Aslında bazen ben de sevgili Nilambara gibi kısacık kestireyim ve de boyatmadan kendi siyah – beyaz rengine bırakayım diye düşünmüyor değilim.. Çılgınca mı? Gerçi ilkokuldayken de beyazlarım vardı, alışkınım ben.. Bana çok yabancı bir durum değil amma, bi arkadaşım yaşlanınca yaparsın öyle dedi, oohooo daha çok var o zaman.. :) Yalnız bu aralar pekçok dökülüyorlar, çözüm önerisi olan var mı?

Neyse efendim kuaför dönüşü önceden kararlaştırdığımız üzere yılbaşı ağacımızı ve süslerimizi
çıkardık.. Aslında benim kişisel tarihimde böyle bir gelenek hiç olmadı bizim evde, hatta çocukluğumda böyle şeyler de yoktu.. Herşey Baturhan’ın 2 sene önce apartmanda birinin atılsın diye kapının önüne bıraktığı plastik çam ağacını almasıyla başladı.. Ağacı güzelce yıkayıp temizledik ve de yılbaşlarında süslemeye başladık.. Bunun herhangi bir dini, sosyal ya da başka anlamı ve de amacı yok.. Biraz bize eğlence, eve de biraz renk.. Baturhan ben kuafördeyken gidip Ayla Dikmen, Nil Burak ve Livaneli 35.yıl konser cd’lerini almış.. Bi yandan dinledik, bi yandan çay içtik, bi yandan ağacı süsledik.. Hem eğlendim, hem de çok beğendim, ışıl ışıl oldu..

Sonra komşu kızı Fulin’i çağırdık görsün diye, “ay çok güzel olmuş yav” deyip durdu.. Ben de ona ağacın altına koymak üzere yapabileceği sürpriz hediye için tüyo verdim, yapınca bi resmini gösteririm size de..

Büyüsün diye gözünün içine baktığım çiçeğimin ve sevgili Burcu’nun hediyesi olan baykuş saksı içindeki çiçeğin minik yavru yaprakları da akşamın ayrı birer neşesi oldular.. Onları güzelce suladım biraz da reiki verdim, bakalım artık bundan sonrası nasıl olacak..

Ağacımız, “2 satır okuyuvereyim” dediğim kitaplarım, “kar geliyormuş” heyecanımız ve benim yılbaşı sürprizim için deneme çalışmalarımla bir akşam da böyle geçti.. Bekleriz bi akşam, hem mısır da patlatırım... :)

22 Aralık 2008 Pazartesi

Az Veren Candan...

Özdemir Erdoğan’ın bir şarkısını hatırlıyorum: “Karşılık beklemeden ver ki, alasın / Almanın zevki bir an, ver ki kalasın..” Aslında evrenin çalışma esaslarından birini ne de güzel anlatıyor bu sözler.. Genellikle bizler yokluk bilincine öyle tutunuruz ki elimizdekilerden vermek yerine onlara sıkı sıkı sarılırız.. “Birgün lazım olur” düşüncesiyle eskiyen / kullanılmayan şeyleri atmaz ya da kimseye vermeyiz.. Hasbelkader elimizden çıkarırsak da sahiden lazım olur, çünkü bilinçaltımız buna kodlanmıştır.. Mesela Baturhan da bu “birgün lazım olur”culardandır.. Bi seferinde geldi ve dedi ki, “bak bunu demin işe yaramaz diye çöpe atmıştım, attıktan 5 dakika sonra lazım oldu, geri aldım..” :) İşte evren böylesine güzel çalışıyor, kafamızdaki kod gerçekleşsin diye elinden geleni yapıyor..
Annem “az veren candan, çok veren maldan” derdi.. Küçük de olsa gönülden ve isteyerek verdiğimiz şeyler bize katlanarak, çoğalarak geliyor inanın.. Misafir gittiğimiz eve götürdüğünüz minik bir hediye, kendimize alırken kardeşimize / arkadaşımıza da aldığımız bir çift çorap, pişirdiğimiz yöresel bir yiyecekten komşumuza verdiğimiz bir kap yemek, giymediğimiz kıyafetlerimiz, okumadığımız kitaplarımız... Sahip olduklarımızdan verdikçe , bize daha çoğu geliyor.. Gerçekten evren boşluğu sevmiyor ve verdiklerimiz başka yollardan bize geri dönüyor..
Bir de verdiğimiz zaman karşımızdaki insana yaşattığımız duygu var: Sevinç, beğeni, ihtiyacın karşılanmış olması.. Satın almadan, sadece sahip olduklarımızdan vererek bunu sağlayabilir, birinin ihtiyacı olan bişeyi karşılayabiliriz.. Bunu yaşamak öyle güzeldir ki.. Ve bunun bir de bütüne katkısını düşünün: Eksiklikler tamamlanıyor, döngüler kapanıyor, alma-verme dengeleri sağlanıyor..
Geçen akşam sevdiği yemek var diye komşumuz Ülker’i de çağırdım, hem birlikte yemek yeriz, hem de sohbetli bir akşam olur diye düşündüm.. O da gelirken yaptığı tavuk göğsünden getirdi, ona ikram ettiğimiz 1 kap yemeğe, 3 porsiyon tatlı geldi.. :) Kalbinizi cömert tutun, hem vermenin hem de almanın keyfini yaşayın, yaşatın..
Sevgimle yazdım..

19 Kasım 2008 Çarşamba

Anket Sonuçları...

2009 anketimiz bugün sonuçlandı..

Katılımcıların nerdeyse yarısının 2009'a hazır olduğunu görmek çok güzel.. Öncelikle bu arkadaşlarımı ne istediklerini / beklediklerini bildikleri ve "hazır olma" hissine ve düşüncesine sahip oldukları için kutluyorum..

Öte yanda da henüz kendini hazır hissetmeyen bir grup var..

Bir yılın daha sonuna geldiğimiz şu günlerde etrafımdaki insanlardan sıkça şu sözleri duyuyorum:

bir yılı daha bitiriyoruz,
koca yıl ne zaman geçti anlamadım,
geçen yılsonu daha dün gibi,
istediğim şeyleri gene yapamadım,
hiçbirşeye yetişemiyorum...

Ben de soruyorum: “Gelecek yılın bu yıldan farklı olmasını istiyor musunuz?”

Parlayan gözlerle “evet” yanıtları geliyor.. Herkesde bir heyecan, bir telaş.. Hemen listeler yapılıyor, istekler sıralanıyor, bir umut doluyor yüreklere..

“Peki” diyorum, “bunları nasıl gerçekleştireceğinizi biliyor musunuz?” bir çırpıda sayılıyor yollar, ama sonra bir hüzün basıyor. Zira geçen yıl da aynı yollar denenmiş fakat sonuç alınamamış.. Ne yapacağını düşünmeyenler var bir de, “hele yeni yıl gelsin de bakarız” diyenler..

“Haydi bu kez farklı olsun, dileklerimizi gerçek yapalım” diyorum, gözler merak doluyor bu kez...
Yılbaşları hediye alımlarının en yoğun olduğu dönemlerden biri. Hediye listenize adınızı da ekleyin ve kendinize bir armağan verin: “Kendime Yeni Yıl Hediyem” adıyla düzenlediğim elektronik kurs, kendinize 2009 hediyeniz..

Bu elektronik kursun amacı hayatımızın bu yılını geçmiş yıllardan “farklı” kılacak bazı bilgi ve metodları sizlerle paylaşmak.. Yeni yılda kendimize hedef koyarken ve bunları gerçekleştirirken nelere dikkat etmeli, neyi nasıl yapmalı konusunda ipuçları vermek ve yol arkadaşınız olmak..Bu amaçla 4 haftalık bir e-kurs planladım. Her hafta Çarşamba günü (3, 10, 17, 24 Aralık) konular ve o haftaya yönelik ödevleriniz mail yoluyla sizlere ulaşacak. 4 haftanın sonunda 31 Aralık Çarşamba günü tüm konuları ve ödevleri toparlayan bir özet mesaj ile kursumuz sona erecek. Kursun başlama günü 3 Aralık Çarşamba.. Kursu takip etme süreci ise çok kolay; konular geldikçe kendiniz için notlar alabilir, yüksek sesle okuyabilir ya da resimler çizerek imgeleme yapabilirsiniz.

Bunun yanında, bu kursun genel bir çalışma olması nedeniyle bireysel çalışma yapmak arzusunda olanlarla bireysel koçluk çalışmalarımızı her zaman yüzyüze ya da telefonla yapma imkanımızın olduğunu da hatırlatmak isterim. Bu konuyla ve e-kursla ilgili sorularınızı ncigdematabey@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

Her zaman ve her vesileyle söylediğim gibi hayatlarımızı istediğimiz gibi şekillendirmek için gerekli güce sahibiz. Yeter ki hayatımızın sorumluluğunu alalım, bu gücün farkında OLalım ve kullanalım...

Sevgimle.. :)

11 Kasım 2008 Salı

2009 Anketi...

Arayı uzattım farkındayım..
Bu aralar biraz yoğun geçiyor..
işler,
hastalıklar,
tamiratlar,
işler,
yazılar,
radyo,
raporlar,
......................

GAP anılarını bekleyenler var biliyorum..
Ben de yazmak için heyecanlanıyorum,
az kaldı.. pek yakında...

Bu arada sayfanın başına bir anket koydum..
Yanıtlamanızı rica ediyorum,
2009'a keyifli bir başlangıç, kendimiz için güzel bir adım olsun dedim.
Bir projem var, cevaplara göre onu gerçekleştirmeye niyet ettim..

İlginiz için şimdiden teşekkür ediyorum.

Sevgimle bekliyorum yanıtlarınızı :)

10 Kasım 2008 Pazartesi

10 Kasım...


"Benim nacizane vücudum elbet bir gün toprak olacaktır.
Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."
Seni sevgi ve saygıyla anıyoruz.!

25 Ekim 2008 Cumartesi

Ben Gideli Buralarda..

Geçen hafta bu saatlerde yola çıkalı daha 1 saat olmuştu.. Heyecanla, keyifle, büyük değişimlerin hissiyatı ve merakıyla..

Gezi anılarımı uzun uzun yazacağım elbet amma neler olmuş böyle, ben gideli buralarda.. Dolar ve euro tavan yapmış, borsa düşmüş tamam bunları duymuştum; Urfa'da elimi neye atsam herşeyin fiyatı uçmuş, "niye bu kadar pahalı bunlar" diyorum, "abla dolar yükseldi böyle oldu" diyor satıcılar..

Handanla konuştuk Perşembe akşam, Umut, umudumuz göçmüş buralardan.. Gitmeden 1 gece evvel görmüştük en son, sevmiştik gıdısından, Baturhanı ne zaman görse çişini yaptığından bahsedip gülüşmüştük bi de üstüne.. Gitmiş..

Bugün bi açtım blogumu, daha doğrusu açamadım; Diyarbakır bilmemne mahkemesinin kararıyla kapatılmışım ben de!!.. Nasıl yani diyorum, tamam geçen Pazartesi hani Başbakan'ın Diyarbakır'a gelip de sokakların barikatlar kurulup kapatıldığı, taşların ve çöplerin havada uçuştuğu gün biz de ordaydık, hatta ziyaret edeceğimiz caminin sokağına giremeyip bir otele sığındık amma başkaca bi vukuatımız olmadı, hele de mahkemelik!! Tam bunları düşünürken alıyorum haberi, meğer bütün bloglar kapatılmış, anlamıyorum ben bu işi!!!

Burcu sağolsun bloglara nasıl girileceğinin bilgisini göndermiş, sayfamı açmayı başardım ama yorumları yayınlayamadım, bu yazdıklarımı da yayınlayabilir miyim bilmiyorum.. Hayır olsun diyorum.. Giriş şöyle:

www.ktunnel.com adresine girin
altta bir bar var
oradaki linki silip
ziyaret etmek istediğiniz adresi yazin
begin browsing'e tıklayın..
istediğiniz site acilacaktir
buradan diger bloglar arasında dolasabilirsiniz..

Sardunyalarımı suladım gelince, onlara da sonbahar gelmiş, kızaran yapraklarını temizledim, bi de fotoğraflarını çektim...............

18 Ekim 2008 Cumartesi

Cheetos Tatilde...

Efeendiiimmmm, nihayet tatil zamanı.. Çeşitli sebeplerle yaz tatili yapamayıp, bikaç gün evde tatil deneyimi yaşamakla beraber son zamanlarda bir miktar daralmaya başlamıştım; artık bir yerlere gitmek iyice farz olmuştu. Neyse ki şimdi gideceğimiz yer ile ilgili planımızı aylar öncesinden yapmış, hatta parasını bile ödemeye başlamıştık..
1997 Ekim sonunda ben bu yerlere gene gitmiştim, hatta 2004'de Baturhan'la tanışınca onunla 97 turunda birlikte olduğumuzu ama hiç konuşmadığımızı hatırlamıştım. Ona şöyle demiştim: "Ben sizi tanıyorum, 97'de GAP turundaydık birlikte, hani siz sürekli fotoğraf çekiyordunuz.." O da bana baktı ve gayet kısa ve net bi cevap verdi: "Ben sizi tanımıyorum..." :) Neyse ki evine gidince o gezinin fotoğraflarına bakmış ve beni görmüş, benim fotoğraflarımda da o vardı. Hala aynı gezide olduğumuzu hatırlamıyor, Allahtan elimizde sağlam belgeler var.. :)) Bu geziye birlikte ve eş olarak gitmek bu yüzden ikimizi de heyecanlandırıyor..
Tempo Tur'un düzenlediği GAP turu bu kez ilk kez gittiğimizden daha farklı bir rotaya sahip, 11 yılda bayağı bi değişiklik olmuş. O zaman gitmediğimiz Zeugma Antik Kenti, Rumkale, Halfeti, Diyarbakır, Hasankeyf, Mardin, Deyr-ul Zahferan Manastırı ve Midyat bu kez tur programında.. Ayrıca Birecik Baraj Gölünde tekne gezisi de var. Gaziantep, Kahta, Nemrut, Cendere Köprüsü, Karakuş Tümülüsü, Urfa, Balıklı Göl, Harran, Atatürk Barajı ise geçen sefer de gittiğimiz yerler.. Mardin'e de 1987'de babam orda görev yapıyorken Şubat tatilinde gitmiş ancak Deyr-ul Zahferan Manastırı dışında pek bir yer görme imkanı bulamamıştık. Mardin'le ilgili hatırladığım gece orduevine vardığımızda heryerin ışıl ışıl olduğu.. "Gündüz mezarlık, gece gerdanlık" sözü de bir Mardin tanımlaması olarak aklımda...
1 hafta sonra yeni enerjilerle, tazelenmiş olarak, keyifle ve güzel anılarla döneceğime inancımla ilk GAP turundan bir Nemrut fotoğrafıyla hoşçakalın diyorum...

7 Ekim 2008 Salı

Çok Güzel Kadınlar Bunlar.. :)

Bugün yazacaklarım hem çok gerçek, hem de biraz masalsı.. Gerçekler, çünkü hepsini yaşadım; ve masalsılar, bazen insanın inanası gelmiyor.. Dünya o kadar küçük ve insanlar öyle ilginç şekillerde birbirleriyle tanışıp buluşuyorlar ki..

I. Şimdi efendim yıllar önce ben bir feng-shui eğitimine katılmıştım; eğitimi aynı zamanda beni reikiye inisiye eden Suddha Moyee veriyordu, onun yanında da adının Nilgün olduğunu geçtiğimiz aylarda öğrendiğim Nilambara adında kızıl saçlı bir hanım vardı. O daha ziyade dersi takip ediyor pozisyondaydı ve bazen de sorulara cevap veriyordu. İsmi ilginçti de, Allahtan yoga ve reiki derslerinden bu tip isimlerin birtakım ruhani inisiyasyonlar almış kişilere verilmiş olduğunu öğrenmiştim.. Haa bir de kadının gözleri pek güzel gülüyordu.. :) Sonra yıllarca görüşmedik..

Tam da aynı zamanlarda katıldığım bir turda sevgili
Berrinle tanıştık, pek sevdik birbirimizi; hani frekansımız tuttu dedikleri cinsten.. Onunla başka gezilere de katıldık, aynı odada uyuduk, hatta annemle bir gün evine gittik de annem ondan dantel modeli bile almıştı.. Onunla birbirimize benzeyen yönlerimizi buldukça hem şaşırdık, hem sevindik; şükür yalnız değildik bu koca dünyada bazı cins özellliklerimizden dolayı :) Uzun yıllar boyunca bazen sıkça, bazen de araya zamanlar koyup, ama görüştüğümüzde kaldığımız yerden devam ederek sürdü ilişkimiz..

Berrin bir gün bana bir
blog açtıklarını, orda kendisi ve başka insanların yazı yazdıklarını söyledi. Ben daha blog nedir bilmeyen bir cahil olarak “acaba ısırır mı?” diye korkarak verilen adrese girerken tanıdık bir yüze rastlayacağımı henüz bilmiyordum.. Tahmin ettiğiniz gibi Nilambara da ordaydı ve ikisinin nasıl ve nerden tanıştıklarını ben hala bilmiyorum.. :) Ayrıca bu adres bana yeni dünyaların da kapısını açtı: Burcu, Mehtap, Fatih bey derken baktım ki aramızda bir "blog kardeşliği" oluşmuş.. Birbirimizin yazılarına yorumlar yazar olmuşuz, yazdıklarımızı merakla bekler olmuşuz ve de en güzeli birbirimizi hiç yüzyüze tanımadan sever olmuşuz!.. :) Geçen Ramazan ayı içinde bir akşam sevgili Burcu’nun yaşgünü için biraraya gelindiğinde beni de davet ettiler ve orda da sevgili Selen, Zeynep ve Feyza ile tanıştım ve bu güzel yürekli insanlarla tanışmaktan dolayı çok mutluyum..

Şimdilerde Burcu’nun
sobesine henüz yazamamış olmanın dayanılmaz ağırlığı altında ezilmekteyim, ama o da olacak merak etmeyin...

II. Birgün yazılarıma
Gölgecik rumuzuyla yorumlar gelmeye başladı.. Meğer beni Handan’ın blogundan bulup okumaya başlamış.. Bununla da yetinmeyip benim blogumdan da birlikte çok faydalı bilinçaltı çalışmaları yaptığım sevgili hocam Serap’ı bulmuş, reiki öğrenmek istiyorum diye de mesaj atmış.. Onun Bursa’daki eğitimine katılıp inisiye olmuş, bir de bana selam yollamış.. Yazılarında “melek” diye bahsediyor benden; ah Sevgili Özlemcim, hepimiz birbirimize melek olmuyor muyuz bu yolda? :)

III. Facebook’da açtığım
Hayata Sihirli Dokunuş grubu üyelerinden bir güzel yürek mesaj gönderdi birgün.. Çok heyecanlı, çok meraklı, çok istekli, birazcık sabırsız ve pek çalışkan.. Bir süre yazıştıktan sonra daha sistemli bir koçluk çalışması yaptık kendisiyle. Bu arada reiki inisiyasyonu aldı, çok güzel olumlamalar yaptı, heyecanla çalıştı.. Kısa zamanda öyle uzun bir yol aldı ki sevgili Deryacım, onu gönülden tebrik ediyorum.. Ve onunla aramızdaki bir yazışmayı izniyle yayınlıyorum:

D: Ruhani isim herkese verilir mi inisiye sırasında, ben de istiyorummm :)
Ç: Bize verilmedi tatlım, bazı inisiyelerde veriliyor.
D: Hııııııımm.. Eee Cheetos?
Ç: Cheetos mu :)))))))))))))))))) O benim ruhani ismim değil ki..
D: Ee Burcu’nun blogunda öyle yazıyordu :(
Ç: Arkadaşlarım bana Cheetos diye hitap ederler, hani Çiğdem’in kısaltılmışı anlamında.
D: Ben de öyle tahmin etmiştim baştan, ama bugün okuyunca....
Ç: Geçenlerde onlarla buluştuk, herkes birbirine ruhani adıyla hitap ediyordu. Bana da Çiğdem diyorlardı, ben de dedim ki, bana “Cheetos” diyebilirsiniz, o da benim ruhani ismim :))) Yani inisiye olurken verilen bi isim değil..
D: Ayy ben de reiki hocama “ben de istiyorum ruhani isim” diye mail attım bi de ya :))
Ç: :))))
D: Ay ne çılgın demiştir ::):)
Ç: Çok hoşsun, bunu yazmam lazım blogda :))))
D: Yaaaaaaaa..
Ç: İznin olursa tabiiii
D: Hahah :):) Rezillik valla, yaz yaz canım, ben de yorum yazarım altına :::)
Ç: :))))))))))) İlahi güldürdün beni
D: Belki bana ruhani isim verenler olur ::):)
Ç: Allah da seni güldürsün
D: Amin canım hepimizi, ben de gülüyorum zaten burda, Güner'e mail atayım bari, ay ne ayıp, herşeye de atlanır mı böyle dimi :)
Ç: :)))) Çok hoşsun valla.
D: :) Ama Cheetosu ben baştan takma ismin olarak düşünmüştüm, bugün okuyunca sordum :)) Hani o kadar da uçmadım :))))))) Blogundaki yazıyı bekliyorummm....

IV. Yine facebook grubunda yazdığım bir yazıya cevap geldi günlerden birgün.. Fiziki güzelliğinin yanında öyle kocaman ve güzel bir yüreği vardı ki.. Aslında bu güzellikleri genellikle yargılamalar ve etiketlerle pek güzel ve acımasızca nasıl da kapattığımızı bir kez daha anlamamı sağladı.. Notlar, mesajlar derken güzel şeyler paylaştık onunla da ve son olarak gönderdiğim bayram mesajıma “heryerde olmalı pozitifliğin; bu da benim bayram hediyem “ diyerek öyle güzel bir cevap verdi ki, sadece “teşekkür ederim” diyebildim... Yolun açık OLsun sevgili
Hülyacım..

V. Dün akşam yemeğini hazırlamak için mutfağa girdiğimde Baturhan “bugün ne oldu biliyor musun?” dedi. Arkadaşımız Nihal’i işyerinde ziyaret etmiş ve Nihal de odaya girip Baturhan’a tanıdık gözlerle bakan iş arkadaşı Aylin’e onu tanıştırmış. Aylin “ben sizi tanıyorum zaten” deyince Nihal benim blogumu takip ettiğini söylemiş. Aylin de yazıları okuduğunu, fotoğrafları beğendiğini söyleyip son noktayı koymuş: “Siz Batos’sunuz..” :))) Yemek boyunca ben de ona bakıp bakıp “ben sizi tanıyorum, siz Batos’sunuz” deyip durdum.. Bu; sevgili Handan’ın Anteres Alışveriş Merkezi’nin orta yerinde kocama “Batooosss, Batooosss.. ” diye seslenmesinden sonraki 2. Batos vak’ası oldu. O da dedi ki, “kadınlar böyledir işte, kocalarını rezil de ederler, vezir de.. :)“
Efendiiimmmm, işte böyle; BKM oyuncularının yeni oyununun adı gibi; “çok güzel hareketler bunlar..” :)

Bu yazı ve fotoğraflar bahsi geçen kişilerden izinsiz ve habersiz olarak yazılmış ve kullanılmıştır. Ama ben pek bi keyif aldım yazarken, artık affola... :))


*********************************************************
Doğduğumuzdan bu yana devam eden bir yolculuktayız hepimiz.. Yolculuğumuz yıllar içinde öğrendiklerimiz, yaşadıklarımız ve edindiğimiz farkındalıklarla değişik yollarda devam etti.. Kimimiz sarp kayaları, dik yokuşları seçtik, kimimiz tenha patikaları; bazıları için yol mis kokulu çiçeklerle doluydu, bazısına yağmur çamur denk geldi... Arada güneş açtı, kuşların sesini, kelebeklerin uçuşunu, dağlardaki kekik kokusunu, nefes alışımızı farkettik.. Hayat güzeldi...

Bazen yol ayrımlarına geldik.. O anda işten ayrılmak, arkadaşa hoşçakal demek, sevgiliye veda etmek, başka bi şehre taşınmak, acıya dayanmak, ağlamak ama yine de yola devam etmek gerekti. Yolculuk beklemezdi.. Yeni rotalar yarattık; hiç tanımadığımız insanlara uzattık ellerimizi tutsunlar diye, gözlerinin ışığına, seslerinin berraklığına, yüreklerinin yumuşaklığına güvendik, yola birlikte devam ettik. Hayat güzeldi...

Farklı yollardan aynı hedefe varma, mutlu olma amacındayız hepimiz.. Yol arkadaşınız olmak için burdayım ve hazırım.. Hayat güzel ve hayat beklemiyor..

Sevgimle yazdım... :)

30 Eylül 2008 Salı

İyi Bayramlar...

Bu sabah bayram kahvaltımızı keyifle yaptık, en güzeli çay içmekti.. Su ve çay üstüne içecek tanımıyorum.. :)
Bugün düşündüm de, bayramlar gündelik hayatın yoğun temposuna bir tatil vesilesi olarak ilaç gibi gelse de, olayın daha can alıcı bir başka yönü daha var: Yine gündelik telaşlar arasında kaybolup giden ziyaretler, edilemeyen telefonlar, aranamayan dostlar.. Birilerinin bizi araması, mesaj yollaması, ziyaretimize gelmesi ne kadar güzelse ve hoşumuza gidiyorsa; bizim de birilerini aramamız, mesaj yollamamız, ziyaretlerine gitmemiz o kadar güzel ve hoşa gidiyor.. Ve bayramı kendimize tatil yapıp bunun tadını çıkarırken, bir büyüğü aramak, bir hastayı ziyaret etmek, bir arkadaşa 2 satır mesaj yazmak da onlara tat vermez mi?
Herkese sevdikleriyle birlikte, sağlık, mutluluk, huzur dolu bir bayram ve tatil keyfi diliyorum..
"Bugün bayram erken kalkın çocuklar
Giyelim en güzel giysileri
Elimizde taze kır çiçekleri
Üzmeyelim bugün annemizi........."

İyi bayramlar.. :)

24 Eylül 2008 Çarşamba

Teşekkürler, Büyüyorum Sizinle..

Artık Kısa Cümleler Kuruyorum
Sizi bilmem, ama ben karar verdim.
Su gibi duru olup hep akmaya,
Başka sular tanıyıp, çoğalmaya,
Dalgalanmaya, taşmaya...
Son günlerde çok düşünür oldum,
Zor zamanları çabuk atlatır oldum.

Yalnız mıyım insanlar içinde?
Arkadaşlarım, aşklarım içimde.
Yara aldım bundan iki yıl önce,
Hiç susmadım, şarkı söyledim günlerce

Artık kısa cümleler kuruyorum,
Sevdiklerim, sevmediklerim yanımda.
Kabullendim herşeyi olduğu gibi.
Yola çıktım, yarınlara...

Son günlerde çok düşünür oldum,
Zor zamanları çabuk atlatır oldum.

Bakıyorum aynaya her gece,
İçim rahat, biraz yorgunum sadece.
Hayatıma giren herkese,
Yaşanmış her şeye

Teşekkürler büyüyorum sizinle
Teşekkürler, büyüyorum sizinle...

15 Eylül 2008 Pazartesi

Adana'nın Yolları Taştan..

Herşey “bugün benim doğumgünüm” başlıklı yazımla başladı.. Adana’dan sevgili İlkay yorumunda, yazdıklarımla onun hayatına dokunmuş olmamdan sözediyordu. Kimdir diye baktığımda bikaç kez yemek tarifi ararken bakmış olduğumu hatırladığım “Pastacı Papatyalar” adlı blogun sahibi olduğunu anladım. Sonra “komşularımız”a yıllar önce sevgili Handan’la aynı lojmanlarda oturmuş olduğunu söylediği bir yorum yazdı. Bu demekti ki, Baturhan’ı da bir şekilde tanıyordu...
Ve geçen hafta birgün benim Adana’ya gitmem gerekti; mesaj yazıp ertesi gün orda olacağımı, müsaitse görüşmek istediğimi söyledim ve telefon numaramı bildirdim. Adana'da akşam üstü işlerimi bitirmiş toparlanıyorken çalan telefonun diğer ucunda neşeli bir kadın “ben İlkay” dedi, “akşam görüşebiliriz..”

Akşam buluştuk. Gitmeden önce, aslında ablasının Baturhan’ın arkadaşı olduğunu öğrendiğim bu
güleryüzlü ve canayakın kadınla Aslantaş’taki lojman günlerinden, blog hikayelerimizden, hayata bakışımızdan, Handan’dan, Baturhan’dan, ablası İlknur’dan, ailelerimizden, kızı İremsu'dan, ortak arkadaşlarımızdan ve daha pekçok şeyden sözettik.. Ama işin ilginç ve hoş yanı tüm bunları sanki yıllar sonra buluşan iki yakın arkadaş gibi konuşmamızdı. Arkadaşlığımız bir-iki blog yorumundan ibaretti ama demek ki ruhlarımızın arkadaşlığı daha eskiye dayanıyordu.. :) Öyle keyifli oldu ki sohbetimiz, vaktin nasıl geçtiğini anlamadan ve daha konuşacak pekçok şeyi bir sonraki buluşmaya bırakarak vedalaştık..
Adana'da hava oldukça iyiydi, hatta biraz esinti bile vardı. Otele dönüp sabah 5:30'da kalkmam gerektiğinden eşyalarımı toplayıp hemen yattım. Hazırlanırken de ekran arkasından kurulan güçlü bağları düşündüm. Bir yanda hergün gördüğünüz ama aranızda dağlar olan insanlar var. Öte yanda da hiç tanışmadığınız ama aranızda hoş bir sıcaklığın olduğu, yakın hissettiğiniz, tanıdık gelen, hayatına dokunduğunuz ve de sizin hayatınıza dokunan insanlar..
Baturhan'ın albümünden o yıllarda çekilmiş fotoğrafları bulduk: İlk fotoğrafta en soldaki Handan, en sağdaki de İlkay, onun yanında ablası İlknur ve kucağında da kardeşi var, ikincide ise fotoğraf çeken Baturhan'ı çekmişler.. :)
Adana'nın yolları taştan değil artık ama dünya küçük.. Nerde kimle karşılaşırsınız bilinmez.. :)

2 Eylül 2008 Salı

Pistan Çitos...

Sevgili Handan yeni evine taşındığında yan evin minik kedisi evdeki kedi popülasyonundan etkilenmiş olacak ki, iltica talebinde bile bulunmadan eve taşınıvermiş.. :) Pek şirin, pek tatlı, biraz da afacan.. Hiç çekinmesi, kaçması yok; hemen geliyor kucağına insanın, oyun istiyor, hoplayıp zıplıyor..

Konunun benimle ilgili kısmına gelince.. Malumunuz ben de severim kedileri, geçmişte evde beslemişliğimizin dışında evleneli beri de pencere önünde onlarca sokak kedisine açık büfe hizmeti vermekteyiz. Bu minik kedi ile aramızda ayrıyeten bir adaşlık durumu sözkonusu.. Zira Handan'ın pistan için uygun bulduğu isim Çitos olmuş.. Benim gibi şirin, tatlı, şeker mi şeker olduğundan mı yoksa biraz kıpır kıpır mı olduğundan bilmiyorum artık... :))))

Yakın çevremin bana hitap sözünün bu olmasına alışkınım tabii (hatta dün akşam komşumuzun oğlu Çitos Teyze dedi :)) amma ilk kez tanıdığım bir kedinin adının da Çitos olması hoş ve de değişik oldu..

Neyse biz pek kaynaştık, alıştık birbirimize; işte öyle "çitos çitos" mutluyuz kendi aramızda.. :)

19 Ağustos 2008 Salı

Komşularımız..

Dün akşam balkonda oturmuş radyo için program hazırlıyordum.. Su almak için mutfağa gidip döndüğümde bir de ne göreyim: Alt komşumuz Ülker'in kedisi Pıtırcık bizim balkona atlamış, ordan da gayet sakin bir şekilde salonun ortasına doğru ilerliyor.. "Oooo, hayırlı işler..." deyip biraz sevdikten sonra "sen çocuklarını evde bırakıp sokaklara mı çıktın bakiimmm" diye kızdım.. Yavruları görseniz, pek şirin, pek yumuk yumuklar.. Komşunun kedisi böyle fütursuzca girdi amma, komşularımız pek tatlı, pek saygı- sevgi dolular..

***********************************************

Çocukluğum bütün komşuların amca ve teyze, komşu çocuklarının ise kardeş oldukları lojmanlarda geçti.. O zamanlar kadınların çalışması bugünkü kadar yaygın olmadığından her öğleden sonra birinde toplanılır, birlikte dikiş dikilir, örgü örülür, hatta bazen misafiri geleceklere yardım etmek için börekler açılıp dolmalar sarılır, sonra da Allah ne verdiyse yenip içilirdi.. Yeni taşınanlara “hoşgeldiniz”e gidilir, çocuklar “bi maniniz yoksa annem birazdan oturmaya gelecek“ demeye gönderilir, “paralı gün”lerde ise misafirlerin çocuklarına artan pasta-börekten yollanılırdı.. Pastaneden “hazır pasta" alınmayıp anneler tüm maharetlerini döktürdüğünden, teyzelerin spesiyallerini yeme fırsatı verdiği için en güzeli de buydu sanırım.. :) En üst kattan itibaren herkes kapısının önünü “omo”lu sularla köpük köpük yıkayıp aşağı kata kadar indirir, en alt kattaki de yıkayıp bitirdiğinde apartman mis gibi tertemiz olurdu.. Komşu teyzeler birbirlerinin çocuklarına kızsalar bu annelerin kavgasına sebep olmaz; hatta bir de “kızabilirsin teyzesi, akıllansın da bi daha yaramazlık yapmasın / dersine çalışsın / annesini üzmesin..” denirdi..

Evlendikten sonra o zamanlardan bazı komşu teyzeler “hayırlı olsun”a geldiler bize.. Bi vakit evlerine gittiğim, çayını-pastasını yiyip içtiğim teyzelere bu kez ben ikramlarda bulundum, onları “ağırladım”; pek hoşuma gitti, evcilik oynar gibi... :)
***********************************************
Geçen sene taşınma öncesi tadilat işleriyle uğraşırken komşularımız hep birşeye ihtiyacımız olup olmadığını sordular. Apartman yeni olduğu için onlar da yeni taşınmışlardı ama aramızda hoş bir dostluk oluştu. Evlenip orda yaşamaya başladıktan sonra, bizden sonra taşınanlar da dahil ilişkilerimiz gelişerek devam etti ve de biz “ev alma komşu al” sözünü “ev de aldım, komşu da..” şeklinde yaşamaya başladık.. Tabii bunda bizim giriş katta oturup, gelene geçene laf atmamızın da etkisi var.. :)

Yılbaşı gecesi kapımıza konan bir minik hediye, pişirilen tatlı ve yemeklerden yapılan ikramlar, “hadi çay içmeye gelin”ler, tatile giden komşunun çiçeklerini sulamalar derken komşularımızla bir akşam da dışarda yemeğe gittik. Tenis Klübü’nün bahçesi o akşam pek sakindi, hem de hava çok güzeldi. Keyifli ve hoş sohbetler yaptık..

Bir akşam apartman sakinlerinden Şükran ve Metin’in kızı Fulin’in doğumgününü kutladık
birlikte, bir başka akşam Ülker'in terasında birlikte çay içtik. Ayhan ve Aygün bizden sonra taşınmalarına rağmen hediye alıp “tebrik ederiz” demeye gelince çok sevindik, evlilik yıldönümümüzde Ülker ve oğlu Berat’ın bizim için yaptığı sürpriz pastayı yedik. Torunu olan Gülseven hanım ve Bekir beye “Allah analı babalı büyütsün” demeye gittik, Kadriye ve Gökhan’ın minik kızları Loya’yı çok sevdik.. Kaya ve Esra’nın evine hırsız girince hepimiz çok üzüldük, her yeni taşınanla yerleşme heyecanı yaşadık.. Şimdilerde her Cumartesi öğle vaktinde kahve içiyoruz ve bu buluşmayı “paralı gün” e çevirsek mi diye düşünüyoruz.. :)

Geçen akşam Fulin elinde elbisesiyle geldi, annesi saçlarını dalga dalga yapmış; “bu elbisemi giycem, fotoğrafımı çeker misiniz?” dedi.. Fotoğraf çekiminin ardından
baklavasını yerken kutudaki bozuk paraları gruplamakla vakit geçirdi biraz, sonra baykuşlarla ilgilendi, “anne biraz daha kalmak istiyorum” dedi ama saat 11’i gösterdiğinden eve gitmesi gerekti..

Komşu komşunun külüne muhtaçmış eskiden, ocağını yakmak için.. Şimdilerde ocak kalmadı ama komşu komşunun kilidi oldu.. Ben iyi komşunun kardeş gibi olduğunu ve iyi ilişkiler kurmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Babaannem “altın kapı gümüş kapıya muhtaç olur” derdi; bir parça tuza, bir tutam naneye, bir limona ihtiyacımız olmayabilir belki ama, gülen bir yüze, tatlı bir sohbete, hasta olunca bir kap çorba getiren, çat kapı gidilebilecek bir komşuya herkesin her zaman ihtiyacı olur sanırım...

Biz komşularımızı çok seviyoruz... :)

13 Ağustos 2008 Çarşamba

Çöp Kamyonu Kanunu...

Sevgili arkadaşım Belgin'den gelen bir internet mesajını paylaşmak istiyorum bugün.. Bu güzel hikaye için teşekkürler Belgincim..

Bir gün bir taksiye atladım ve havaalanından hareket ettik. Sağ şeritte yol alırken siyah bir araba park ettiği yerden aniden yola, önümüze çıktı. Taksi şoförü sert bir şekilde frene bastı, kaydı ve diğer arabaya çarpmaktan milim farkıyla kurtuldu. Diğer arabanın sürücüsü camdan başını çıkartıp bağırmaya ve küfretmeye başladı.

Taksi şoförü ise ona gülümsedi ve içten bir şekilde el salladı. Ve gerçekten çok arkadaşçaydı. Sordum: 'Neden bunu yaptığınız? Adam neredeyse arabanızı mahvedip ikimizi de hastaneye gönderecekti. '

Taksi şoförü bana, şimdi 'Çöp Kamyonu Kanunu' dediğim şeyi öğretti.

Şoför pek çok insanin çöp kamyonu gibi olduğunu açıkladı. Her tarafta çöp dolu olarak dolaşıyorlar; kızgınlık, öfke ve hayal kırıklığı dolular. Çöpleri biriktikçe onu bırakacak bir yere ihtiyaç duyuyorlar ve bazen sizin üzerinize bırakabiliyorlar. Kişisel almayın. Sadece gülümseyin, onlar için iyi şeyler temenni edin ve yolunuza devam edin. Onların çöpünü alıp işyerinize, evinize veya sokaktaki diğer insanlara dağıtmayın. İşin anafikri şu ki, başarılı insanlar çöp kamyonlarının günlerini mahvetmesine ve ellerine geçirmesine izin vermezler. Hayat sabahları pişmanlıklarla uyanmak için çok kısa, dolayısıyla 'size iyi davranan insanları sevin, iyi davranmayanlar için dua edin.'

Hayat %10 onunla ne yaptığınız, %90 onu nasıl alıp karşıladığınızdır.

Yüzünü güneşe dönen insan gölge görmez... :)

8 Ağustos 2008 Cuma

Hediye / "Benim Diyen Sana..."

Doğumgünü yazımın sonunda “bu yazı kendime doğumgünü hediyem olsun “ demiştim ya; yazıyı bitirdikten sonra dedim ki “Allahım, sen de bana gönder bi hediye..”

Sonrası ise sahiden muhteşem.. Sadece bikaç dakika sonra çok sevgili arkadaşım, kardeşim
Nazlı Çetinok Arun’un aşağıdaki yazısını okudum ve “ey güzel Allahım” dedim, “bu mudur”; “evet evet budur“ dedi..
Bilirim duyarsın, görürsün.. Sorarım cevap verirsin.. Elçine zeval olmasın, o güzel ruha, o güzel ve yüce gönüle.. Gözlerimin dolması sana sevgimdendir, ona sevgimdendir, ona bu yazıyı yazdırmana şükran duyarım.. Teşekkür ederim..

Haftanın telaşından yayınlayamamıştım, virgülüne dokunmadan;

*******************************************

.......benim diyen sana.....

izliyorum seni
takdir ediyorum
bakıyorum yoluna
bakıyorum yolda gidişine
bakıyorum tuttuğun ellere
bakıyorum
benim diyen sana.........

izliyorum seni
takdir ediyorum
saygı duyuyorum
diyorum
kendine güven
az kaldı
güven
o zaman sen sensin....

o zaman
işte benim derken
eleştirmezsin
yargı yapmazsın
ayırmazsın......

benim dediklerine de
güvenirsin
onlar bilir seni onu....
onlar seçer...
his eder çünkü.....

sen sen ol yeter
gelir elbet
elini tutacak eller....
sakin ol..............
az biraz sakin ol...

özen kıskanma
aman aman
senden seni götürür
gizemi çözmek için test etme
testler olmaz sana
güven kendine
kendin ol......................

yalnızlığı hak ettiğini için sanar ise
yalnız lık kalabalık içinde............

sakin ol
sen ol
yeter
hem sana, hem her-e.....

3 Ağustos 2008 Pazar

Hayatın Dışından, Yaşamın İçinden...

Dün "blog" adı altındaki yazılarıma başlayışımın 1. yıldönümü idi. Ve ben bunun için bir yazı hazırlamış ancak fırsat bulamadığım için yayınlayamamıştım.. "Pazar günü gecikmeli olarak yayınlarım" diye düşünmüştüm. Tabii Pazar gününün neler getireceğini bilmeden.. Yazı şöyle idi:

Şen Ola Blog, Şen Oolaaaa...

-Blog mu, o da ne..
-Cheetos-Cheetos ne demek yaaa..
-Kızım daha kolay bi isim bulamadın mı...
-Şimdi sen internette günlük tutcan da herkesler de bunu okuyacak mı...
-Mahremiyet diye bişi kalmadı...
-Geçen gün baktım bloguna, iyi olmuş bayaaa..
-Güzel şeyler yazmışsın, beğendim...
..............................
Yeni yetme zamanlarımızda Türkçe öğretmenizin ödev diye verdiği günlük tutma olayı araya giren 25 yıl içinde bayağı şekil değiştirdi.. Aman kimse görmesin / okumasın diye köşe bucak sakladığım defterimi şimdi tüm dünyaya açtım.. Yediğimiz-içtiğimiz, gezdiğimiz-gördüğümüz, duygumuz-düşüncemiz, eşimiz-dostumuz, kedimiz-çiçeğimiz her bişeyler alenen ortada..
Neyse efendim, “Ben Göründüğümden Daha Fazlasıyım” adı ile takip etmekte oldunuz blogum bugün 1 yaşında.. Evlerinize konuk ettiniz beni, evime konuk geldiniz; benimle hayatımı, benimle hayatlarını paylaşan herkese teşekkürler.. Okuyan gözlerinize, yazan ellerinize, gönlünüze sağlık... Hepinize şükranlarımı sunarım..
Beni okumaya devam edin.. :)
*****************************************

Bu, hayatımı paylaştığım blogumun hayatın lay lay tarafından bir yazısı idi.. Bir de yaşamın içinden, hem de tam göbeğinden şeyler oluyor. Sabah 03:45'den bu yana ayaktayız. Baturhan'ın "küçük hala"sının vefatını öğrendikten sonra yaşadığı eve varmamız sanırım 10 dakika filan sürdü. O vakitten bu yana da hayatı, insanları ve olayları sorguladığım 20 saat geçti.. Ben bu gidişi yazamıyorum, en azından bugünlük.. Yandaki resim oldukça manalıdır (belki bir gün yazarım) ve ona ithafımdır, Baturhan'ın izniyle... Yuvaya dönüş yolun ışık dolu OLsun Belgin Hala..

1 Ağustos 2008 Cuma

Güneş Tutulması...

İlkokulda Fen Bilgisi dersinde Güneş Tutulması anlatılırken, olayın astrolojik tarafını bilmiyordum tabii ki.. Zamanla bu konuda birşeyler öğrenmeye başladıkça olayın Ay’ın Güneş ile Dünya arasına girmesinden daha fazla bişey olduğunu anladım. Aslında temel olarak Güneş tutulması dediğimiz olay, Ay yeniay halindeyken Güneş, Ay ve Dünya’nın aynı doğrultuda olması.. Bu da yılda en az iki, en çok 5 kez gerçekleşiyor. Ay’ın Dünya'ya yakınlığına bağlı olarak Güneş üzerinde kapattığı alan da tutulmanın tam, halkalı veya parçalı tutulma olmasını sağlıyor.
Gelelim bugünkü tutulmaya.. 1 Ağustos’ta yeniayda, Aslan burcunda Güneş Tutulması var. Bi defa Güneş tutulması yeniayda gerçekleştiği için yeni başlangıçlar demek, ayrıca da Güneş Aslan burcunun yöneticisi olduğu için kendi burcunda tutulmuş oluyor.. Bu an aynı zamanda yeni
enerjilerin bütünleşmesi için güçlü ve önemli bir zaman.. 8 Ağustos ta yeni enerjiler anlamında önemli ve güzel birgün.. Tutulmanın Aslan, Akrep, Kova ve Boğa burçları için büyük değişimler getireceğini söylüyor astrologlar.. Ben bu konudaki tüm yazılanları anlayacak teknik bilgiye sahip değilim maalesef; ancak eski çağlardan beri Güneş Tutulmasının iyi sayılmadığını, geçen zaman boyunca yaşanan olayların da Tutulmayı izleyen 1 yıl içinde önemli olayların olduğunu gösterdiğini düşününce, tutulmanın bütünün hayrına gerçekleşmesini diliyorum.
Tutulmanın yaratacağı gerginlik ve olumsuzlukları sakince ve sükûnetle atlatmaya; eski ve artık ömrünü doldurmuş şeylerin yenilere yol açmasına ve özellikle de benim burcumda gerçekleştiği için bana da yeni başlangıçlar getirmesine niyet ediyorum.. :)

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Orda Bir Köy Var...

Babamın ben küçük bir kızken anlattığı bir anısı aklımda, hatırladığım kadarıyla şöyle hikayeleştireyim: Babam genç bir subayken, sanırım yaptığı bir çalışmadan dolayı, komutanı odasına çağırmış, “neredensin sen” diye sormuş. O da “ben Dünya’nın yerinden oynatıldığı yerdenim” demiş. Tabii komutan şaşırmış, anlamamış ne demek istediğini, babam açıklamış: “Komutanım, Arşimet demiş ki ‘Bana bir destek (dayanak) noktası verin Dünya'yı yerinden oynatayım’; Arşimet Dünya’yı yerinden oynatmak için bir kaldıraç ve kuvvetin bulunmasının kolay, Dünya’nın merkezine yakın olması gereken destek noktasını bulmanın ise zor olduğunu düşünmüş olmalı ki böyle demiş; işte ben ordanım, Destek’tenim..”

Amasya’nın Taşova ilçesine bağlı bir köy Destek... Annemle babamın memleketi.. “Hemşerim memleket nire?” diye sorulduğunda “aslında ben Antep’te doğmuşum, ama annem babam Amasya’lı, ben de yıllardır Ankara’da yaşıyorum, Ankaralı oldum” derdim. Her yaz okullar kapanınca köye giderdik; annem salça, konserve, erişte, tarhana, pekmez ve türevleri şeklinde kışlık erzak hazırlarken biz de ayağının altında dolanırdık.

Geçen hafta sonu köydeydik. Baturhan’la birlikte 2.kez köye gidişimiz bu.. İlk gün öğleden sonra yaylaya gittik, tipik bir Karadeniz durumu. Ankara’da sıcaklık 40 derecelere dayanmışken burda 15 dereceyi görüp polar montlarla oturduk. İkinci gün ise kahvaltı için bizim köye 7-8 km uzaklıktaki Borabay Gölü’ne gittik. Hava çok güzeldi, yiyecekler süperdi, tam açık hava bol gıda vaziyetleri.. :)

B
orabay Gölü Taşova’ya 15 km uzaklıkta; 800 m yükseklikte, en derin yeri 11m., boyu 500m. genişliği de 40- 110 m. arasında değişen doğal bir heyelan gölü.. Bu bilgiler için araştırma yaparken rakımı, oluşumu ve alan ölçüleri ile ilgili farklı bilgilere rastladım. Farklılıklar bi yana etrafındaki kayın, sarıçam, sedir, kestane, meşe, pelit, gürgen ağaçları, piknik, kamp alanları, bungalov evleri ile Borabay Gölü gerçekten görülmeye değer.. Kahvaltıdan sonra yaklaşık bir saat göl çevresinde yürüyüş yaptık, yürüyüş parkuru yeniden düzenlenerek emniyetli ve sevimli bir hale getirilmiş..

Akşamüstü teyzemin bahçesinde vakit geçirdik biraz.. Meyve ağaçlarından fasulyeye, domates salatalıktan soğana, maydanoz naneye kadar aklınıza ne gelirse bahçede yetişiyor.. Küçükken teyzem hep “domatesler çok güzel, salatalıklar su gibi, alın yiyin çocuklar” derdi de kıymetini bilmezdik. Domatesler domates gibi kokuyor, biberler bibere benziyor, salatalıkların şekilleri düzgün.. Tabii bu arada söylemeyi unuttum, ben domates yemeye 27, salatalık yemeye ise 38 yaşımda başladım.. Kıymet bilmezden öte, ağzımın tadını bilmiyormuşum desem daha doğru sanırım.. :)

2 günlük tatil çabucak bitiverdi... Köyün rüzgarlı yüksek bir yerinden manzarayı seyrederken aklıma “beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar” şarkısı geldi; ordaki köy benim köyümdü...

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Dostlar...

Bir şekilde hayatlarımıza giren insanlar vardır: Sokakta yürürken omzuyla çarpar kimi geçer gider; kimiyle hergün aynı saatte aynı yerde karşılaşır selamlaşırız; kimi arkadaştır keyifler paylaşılır kimi dosttur hüzünlere ortak.. Omzunda ağlanır kiminin, kiminin öğütleri dinlenir, kimine akıl verilir...

Dostları olmalı insanın,
Aynen gemilerin limanlari gibi
Zaman zaman uğradığın
Yükünü boşalttığın
Dalgalar dininceye kadar beklediğin koynunda ...

Bir de herşeyden vazgeçtiğimiz, en ihtiyacımız olduğu anlarda ansızın, hiç hesapsız kitapsız gelip, birden hayatımızın en önemli kısmını paylaştığımız, en mahrem sırları paylaşıp nerdeyse birlikte ağladıklarımız vardır. Derde ortak, sevince arkadaştır onlar.. Öyle ki bazen “işte mucize bu olmalı” diye düşünürüz. Umulmadık bir zaman ve şekilde hayatımıza girer, bizimle ilgilenir; bazen abla / abi, bazen anne / baba, bazen sırdaş bi arkadaş olur, sabırla sukunetle yaklaşır ve en önemlisi de bazen hayatlarımıza melek olurlar.. Yaşam yollarımızın kesişen bir bölümünde yanımızda yer alıp elimizi bırakmazlar...
Dostları olmalı insanın,
Ermiş, bilge, hayatı ezbere okuyabilen
Düşünmediklerini düşündüren
Seni bir cambaz ipinde güvenle tutabilen
Gerektiginde senin için ateşi yutabilen
Yolunu ısıtan ustan olmalı,
Şekillendirmeyi öğretmeli hayatın çömleğini
Sana verebilmeli soğuk bir kış gününde
Üzerindeki tek gömleğini...
Ve bir gün yollar ayrılır; bir şekilde, bir nedenle.. Ama iyi ki gelmişlerdir ve iyi ki var olmuşlardır hayatımızda..

Sonra açık denizlere uğurlamalı seni,
Geri döneceğin günü bekleme umuduyla
Bazen rüzgara o açmalı yelkenini
Yanağına konan bir öpücüğün coşkusuyla
Halatlarını çözmeli
Seni çok ama çok özlemeli...

Tüm yol arkadaşlarıma benimle yaşadıkları ve paylaştıkları herşey için gönülden teşekkür ediyorum.. Hepimizin yolu açık OLsun.. Sevgimle yazdım..

(Fotoğraflar: Baturhan, Şiir: Oğuzkan Bölükbaşı)