30 Kasım 2007 Cuma

Mutlu Cuma..

Geçen Cuma akşamı çalıştığım şirketin yıllık yemeği için Adana’ya gittik. Cumartesi gündüz biraz etrafı gezip fotoğraf çektikten sonra akşamki yemekte yiyip içip eğlendik ve Pazar günü de Yumurtalık’a geçtik. Pazartesi eğitim vardı, Salı sabah da şehrime döndük.. O günden bu yana kendime gelmeye çalışıyorum. Eskiden hafta sonları turlara, günübirlik yürüyüşlere katılır yahut dalışa gider ve Pazartesi günü de zımba gibi işimin başında olurdum.. O haftam süper enerjik ve neşeli geçerdi. Sanırım artık yaşlanıyorum, kendime gelip toparlanmam ve tekrar eski düzenime dönmem zaman alıyor; bu yüzden bugünü sabırsızlıkla bekliyordum kaç gündür.. Ve yaşasın Cuma.. :)

Bugün evde temizlik var, akşam evime gittiğimde mis gibi koktuğunu, pırıl pırıl olduğunu göreceğim.. Keyifle çayımı içeceğim.. Haftasonu da güzelce dinlenmeyi ve kitap okuyup biraz da meditasyon yapmayı planlıyorum.. Keyifli bir dinlenceye niyet ediyorum.. Herkese de öyle OL’sun..

23 Kasım 2007 Cuma

Aşk OL'sun..

Belgin yollamış bu mesajı, çok hoşuma gitti; herşeyin başının sevgi olduğuna inanıyorum, dahası işin sırrının insanın kendisini sevmesi olduğunu biliyorum çünkü.. Biz kendimizi sevdiğimiz zaman insanlar bizi seviyor; tecrübeyle sabit.. :)

Aşk, olsun!..
Olsun ki, odanın pencerelerinden bir başka güneş doğsun.

Bırak, olsun. İçine yaşama sevinci dolsun, kirpiklerin, gözlerinin ışıltısını gizleyemez olsun. Yüzüne, dünyanın en eski ortaklığının hissesi; aşkın gülümsemesi yayılsın. Bırak, ok yaydan fırlasın!

Kalbin, durduğun yerde tüm dünyayı turlasın. Bir insanda, evrenin
güzelliklerini sınasın, sırların farkına varsın...

Uzat, elin dünyanın merkezine uzansın; yüreğin ısınsın, ruhun yalnız kalmasın.

Aşk, olsun ki; insan olduğunu unutmayasın, yalancı cennetlere, sahte zaferlere kanmayasın. Yolunu, izini şaşırmayasın.

19 Kasım 2007 Pazartesi

X'i Bulun..

Çözümsüzlükten kıvrandığımız, günler geceler boyunca neyi nasıl yapacağımızı düşündüğümüz, bir çıkış yolu bulamayıp bunalıma girdiğimiz olmuştur hepimizin, benim çok oldu, hala da oluyor.. İş arkadaşımızla geçinemeyiz ama o işyerine gitmek zorundayızdır, her sabah ayaklarımız geri geri gider. Annemize küseriz, bi yandan da onu üzdüğümüz için biz de üzülürüz. En yakın arkadaşımıza kırılırız ama söyleyemeyip ona soğuk davranır öte yandan da ona kırgın olduğumuzu anlamadığı için bi daha kızarız. Sonra da arpacı kumrusu gibi nasıl düzelecek bu ilişkiler der dururuz.

Ya da bazen önümüzde birden çok yol olur, hangisinden gideceğimizi bilemeyiz; seçenekler artar karar veremeyiz; aynı gün 3 değişik aktiviteye davet alırız ama başka yere gitmek isteriz.. Gönlümüzdekini açık ve net bi şekilde karşı tarafa bildirmediğimiz için istemediğimiz bi yere gider, istemediğimiz bi aktivitede bulunur sonra da sıkılır, daralır ve de kendimize kızarız.

Aslında çözüm, X’i bulun sorusundaki kadar basit, X burada: Sağlıklı ve etkili bir iletişim, kendimizi açıkça ifade etmek, isteklerimizi ve istemediklerimizi net bir şekilde söylemek en kolay ama yapmakta en zorlandığımız şey. Karşımızdaki kırılır mı darılır mı, benim hakkımda ne düşünür, ya bi daha benimle konuşmazsa, niye beni anlamıyor diye düşünürken bi bakarız ilişkiler iyice karman çorman olmuş..

Etkili iletişim derken konuşmaktan bahsediyorum elbette ama sağlıklı ve yapıcı bir konuşmadan. Karşıdakini suçlamadan, içinde bulunulan durumu en açık şekilde tarif ederek, hislerimizi ve ne yapılmasını istediğimizi en açık şekilde ortaya koyarak ve çözüme yönelik bir konuşma olmalı bu. Amacımız bağcıyı dövmek değil üzüm yemek, öyle di mi? :)

9 Kasım 2007 Cuma

Bayrak Yarıya Çekilmiş Atatürk'üm Öldü Diye..

İlkokul 2. sınıfta Emirdağ'da Mithatpaşa İlkokulunda iken 10 Kasım töreninde ben de bir şiir okumuştum. O zaman 10 Kasımlar yas günü idi, o yüzden beyaz yakalar çıkarılırdı..

"Bayrak yarıya çekilmiş
Atatürk'üm öldü diye,
En son yaprak da dökülmüş
Atatürk'üm öldü diye.."

Yarın eminim pekçok şey söylenecek ama en güzelini yine O söylemiş:

"Beni övme sözlerini bırakınız; gelecek için neler yapacağız, onları söyleyin!"

8 Kasım 2007 Perşembe

Yemek Makinası..


Küçük bi kızken en çok hayalini kurduğum şeylerden biri kablosuz telefondu. Zira evimizde ayrı odalarda ve uzatma kablolu 2 telefon vardı.. Telefon bir odadan diğerine götürüldükçe o kablolar kıvrım kıvrım olur, kimi zaman da ayağımız takılırdı.. Ben de kablosu olmayan ama evin her odasına götürülebilen telefon icat etseler diye hayal ederdim. Şimdilerde ise cep telefonu icat edilmeden biz ne yapıyor, nasıl yaşıyorduk diye düşünüyoruz; bazı umumi tuvaletlerde yan kabindekinin telefonla konuşmasına şahit olmuşluğum bile var.. :)

Bugünlerde ise hayalimde başka bi makina var: Yemek makinası.. Üzerinde yemek isimlerinin bulunduğu düğmeler olacak, bi tarafından ilgili sebze ve malzemeyi koyup düğmeye bastığımızda süresi dolunca öbür taraftan yemeği pişmiş olarak alacağız.. Nasıl fikir ama, süper di mi? :))

Bundan yemek yapmayı sevmiyor ya da beceremiyor olduğum anlaşılmasın, bilakis keyifle yapıyor ve de keyifle yiyorum.. (Laf aramızda evleneli 4 ayda 4 kilo almışım :)) Ama "bu akşama ne pişirsem" düşüncesi bazen sıkıntılı hissetmeme yol açıyor.. O yüzden ofisteki arkadaşlarımdan pratik yemek tarifleri alıyor, püf noktalarını kapmaya çalışıyorum, yemek sitelerini sıkça ziyaret ediyorum. Meğer ne çok yemek sitesi varmış, hem de gencecik hanımlar; hem çalışıyorlar, hem de süper yemekler yapıyor ve de bunları paylaşıyorlarmış. Gençlerin bu kadar yemek meraklısı olduğunu bilmiyordum doğrusu.. Üstelik ben blog'a girip 2 satır yazmakta zorlanırken onların bir de bunca uğraşıp fotoğraflayıp tarifler vermesi gerçekten takdire şayan...

Evli kadın sendromu başka bi yazıya kalsın.. Ben yemek makinası istiyorum... En azından acil durumlarda kullanmak için..

7 Kasım 2007 Çarşamba

Kış..

"Yaz bitti" demiştim ya geçen gün, aslında "kış geldi" daha doğru.. Hava insanı bunalıma sokmak istercesine puslu ve gri, yağmur yağmak için nazlanıyor.. Yarın rapor günü, yine hesaplar tutturulmaya çalışılıyor, doğrusu biraz sıkıldım......

Ama daralmak, bunalmak yooookkkkkkk....

Napıyoruz, kendimizi pırıl pırıl bi ışık topunun içinde hayal ediyoruz. İçinde kuşlar, çiçekler, böcekler.. Her yer ışıl ışıl.. İşlerin bittiği, sıkıntıların dağıldığı ve harika bi müzik eşliğinde keyif çayı ya da kahvesi içtiğimiz anda görüyoruz kendimizi.. Gördünüz mü, süper, aferin size... :)


6 Kasım 2007 Salı

Gesi Bağlarında Dolanıyorum..

1996 sonbaharında ilk tek başıma tatilime çıktığımda bir tura katılmıştım. O vakitten sonra arada kesintiye uğrasa da hep aynı seyahat acentası ile seyahat ettim. Eşim de benim gibi uzun yıllar boyunca Tempo Tur (http://www.tempotour.com.tr/) ile gitmiş pek çok yere.. Tempo’nun sahipleri ve orada çalışan insanlar ile güzel dostluklar kurduk, keyifli turlar yaptık birlikte. Evlendiğimizi duyunca bize bir haftasonu turu armağan ettiler, bu vesileyle geçtiğimiz hafta sonu Kayseri ve civarındaydık..

Cumartesi öğle saatlerinde Kayseri’ye varıp, “bir Kayserili yemeğe davet ederse, sizi ilk götüreceği yer burasıdır” denilen Elmacıoğlu Restoran’da ben mantı yedim, eşim de iskender; künefeyi ise paylaştık.. Yemeğin ardından Kayseri Arkeoloji Müzesi ve Güpgüpoğlu Konağını (Etnografya Müzesi) gezdik. Konak kocaman bahçesi, haremlik ve selamlık bölümleri ve sergilenen eserlerle gerçekten görülmeye değer. Atatürk Evi’ni kapalı olması nedeniyle dışından gördük. Katılımcılardan bazıları Cumartesi günü müzelerin kapatılıyor olması ile ilgili eleştirilerde bulundular; ama işte bu da bize özgü: Pek çok şeyden şikayet eder, ama şikayetimizi ilgili makamlara bildirmek yerine sadece söylenir dururuz.. Kapalı Çarşı, Vezir Han, Hunat Hatun Külliyesi ve Şahcihan Hatun için yaptırılan Döner Kümbet de Cumartesi programı dahilindeydi.

Esnafın kendi arasında topladığı paralarla yaptırılan Kapalı Çarşı’da kuşgömü pastırma yedikten sonra artık havanın iyice soğuyup üşümeye başladığım akşam saatlerinde otele ulaştık. Akşam yemeğinde bilin bakalım ne vardı: Mantı!.. Öğle yemeğinin ardından günün ikinci mantısını da yiyip iyice şiştikten sonra günün yorgunluğunun da etkisiyle erkenden uyuyakaldım.

Pazar günü sabah 8’de otelden hareket ettik. Gevher Nesibe Tıp Tarihi Müzesi ilk durağımız oldu. Burası Kılıçarslan’ın kızı Melike Gevher Nesibenin vasiyeti üzerine kardeşi Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından 1206’da yaptırılmış. Dönemin darüşşifası yani şifa merkezi: İlaçların yapıldığı eczanesi, tıp eğitimi yapılan medrese bölümü, akıl hastalarının müzikle tedavi edildiği bimarhane denilen bölümü ve büyük avluları ile oldukça dikkat çekici ve etkileyici..

Germir’de ahır olarak kullanılan muhteşem kilisenin ardından Elia Kazan’ın annesinin evinin bulunduğu Gesi köyünde de ev olarak kullanılan bir kilise gördük.. Yurdum insanı dökmüş mozaiği, kendine yazlık ev yapmış.. Bu köyde ayrıca mübadeleden sonra giden Rumlardan kalan çok etkileyici konaklar da var, hele birinin tavanları gerçekten görülmeye değer.. Gesi Bağları kalmamış bu arada, yerlerinde daha çok yazlık amaçlı kullanılan evler var.. Gesi’den Ağırnas’a giderken yolda onlarca Kuş Evi gördük bir de.. Bunlar güvercin gübresi elde edebilmek için inşa edilmiş, sahipleri güvercinler için yem koyuyorlar, karşılığında güvercinlerin gübresini alıyorlar..

Ağırnas ise Mimar Koca Sinan’ın köyü.. Doğduğu ev restore edilmiş, belediye bu konuda iyi çalışıyor gerçekten, evin üst katını kütüphane olarak düzenlemişler, elinizde Mimar Sinan ve eserleriyle ilgili kitap varsa verebilirsiniz dediler.. Bezirhane, kilise ve yeraltı şehrini gezip, kazıların yapıldığı Kaniş Karum’u ve Kültepeyi de gördükten sonra Ankara’ya doğru yola çıktık.

Saba rüzgarı estiği için insanlarının tatlı dilli ve güleryüzlü olduğu Kayseri gezimiz de böylece sona erdi.. Sevgili rehberimiz Çetin'e ve Tempo Tur’a teşekkürlerimizle...

2 Kasım 2007 Cuma

Yaz Bitti...


Dün sevgili Nural sonbahar resimlerinin olduğu bir mesaj göndermişti, "yaz bitti" diye başlıyor.. Resimlerdeki renkler öyle güzeldi ki.. Ben de kaç sabahtır perdeleri açıp dışarı baktığımda sonbaharla ilgili bişeyler yazsam diyordum, mesaj da tam denk geldi.. Ankara'nın sonbaharını oldum olası sevmişimdir, yıllar önce üniversitedeyken okulun yakınındaki Kurtuluş Parkına gidip kuru yaprakların üzerinde yürüdüğümüzü ve bundan çok keyif aldığımı hatırlıyorum. Bir de o yıllarda tevellütü uygun olanlar hatırlar, Yüksel Uzel'in o parka benzer bi yerde çekilmiş bi klibi vardı, nedense sonbaharın bana çağrıştırdıklarından birisi de odur.. Tabii Sezen Aksu'nun "yaz bitti" diye başlayan şarkısını da unutmamalı:
Yaz bitti yine mevsim sonbahar
Kim çeker kim bekler bu kadar
Sofrandaki kırıntılar kadar
Bile mi olamadım
Bu akşam adres defterinde
S harfinin olduğu yerde
Bulup ya çiz ya yak adımı
Ya da sessizlik koy yerine
Allahın varsa
Vicdansız
Rüyama, şarkıma, şiirime girdin
Sanki kendi bahçelerin misali arsız
Be vefasız
Sana martılar getirdim
Kanatlarım var beyaz
Ama acımıyor yüreğim
Elde sazlar, sarı yazlar oğlanlar, kızlar
Yudumlanır salkım gölgelerinde nağmeler nazlar
Şahit yıldızlar
‘Doğur’ dedin bana ‘kurabiye gibi çocuklar’
Gittiğin o gece ardından
İki kadın uyanıp ağlayacak
Biri annen, diğeri ben
Benim biraz ahım kalacak

Bu kadın süper yaa, burnumun direği sızladı yazarken..
"Yaz bitti yine mevsim sonbahar..."

1 Kasım 2007 Perşembe

Bir İstanbul Masalı..

Tatilleri, özellikle de bir yerlere gidiyorsam çok seviyorum.. Seyahatte olmak hoşuma gidiyor..

Geçen Cuma akşamı iş çıkışı eve gittim ve sırt çantalarımıza giysilerimizi koyup çabucak evden çıktık. Kızkardeşimin kocası karşıladı havaalanında, eve vardığımızda saat 9 olmuştu. İstanbul aklımda hep trafiği ve ışıklarıyla kalıyor. Cuma akşamı olmasının da verdiği bir yoğunluk vardı ama yine de vakitlice vardık eve..

Benim canım kardeşim birsürü yemekler yapmış ama sadece o akşam evde yiyebildik. Bi yandan bizi biryerlere götürüp oralarda yemek yedirmek istediler, öbür tarafta da onca yemek.. Gerçi kardeşim yemediklerimizi dönerken ceplerimize koymakla tehdit etti ama midelerimizin de bi kapasitesi var di mi...:)

Cumartesi sabahı İkea’ya gittik ve kahvaltının ardından dolaşmaya başladık.. Ev yeni eşyalar yeni olunca ürün çeşidi ne kadar çok olursa olsun insan alacak bişey bulamıyor. Banyomuza bi paspas, 2,5 liralık bir vazo, bikaç ıvır-zıvır ve yılbaşı süsleri aldık.. Arkadaşlarımızın da methettiği İsveç köftelerinden yiyip akşam üzeri sahilde çay içtikten sonra eve döndük. Kardeşim Çağla’nın mutfağı için alınan dolabı bacanaklar kurdular ve günü bitirdik.

Pazar sabah kardeşimin eşinin “hadi geç kalıyoruz, yer bulamayacağız, 5 dakika sonra teker döner” nidalarının ardından Yeniköy’deki Emek Kafe’ye kahvaltıya gittik. Deniz kıyısındaki manzarası süper bu kafeye gittiğimizde hiç boş yer yoktu. Biraz bekleyince tam da gönlümden geçtiği üzere denize en yakın masa boşaldı ve yerleşip hemen siparişlerimizi verdik. Zeytin, peynir, domates, bal – kaymak, menemen, sucuklu yumurta, taze ekmek ve çay.. Defne kafalarını suyun dışına çıkarmış balıklara ve serçelere “bunlar çok acıkmış anne” diyerek ekmek verdi, güvercinler serçelerin ekmeklerini kaptılar ve de çaylar birbirini takip etti. Çağlalar buraya yıllardır gidiyorlar, önceki yıllarda daha kaliteli bir hizmetin verildiğini ama artık tok satıcı zihniyetinin olduğunu söylediler. Ama yine de Defneyi annesinin karnındaki halinden beri bilen garsonlar onunla iki kelam etmeden gitmediler masadan, hal hatır sordular..

Kahvaltının ardından kafenin yan tarafındaki iskeleden turist kaynayan vapura bindik ve Anadolu Kavağına gittik. Kalede çimenlerde yatıp yuvarlanıp toprağa elektriğimizi verdikten ve Defneyle Baturhan taşlardan ev yaptıktan sonra yıllar önce gittiğimde olmayan çay bahçelerinin birinde çay içip dönüş yolculuğuna geçtik. Giderken ve dönerken Baturhan’ın “ne buluyorsunuz bu kadar çok konuşacak” şaşkınlığına aldırmadan kardeşimle bolca sohbet ettik, Defnenin komikliklerine güldük.. :)

Yeniköy İskelesinin olduğu sokaktaki “Takanik” akşam yemeği mekanımız oldu.. Aslında önceden tekne restoran imiş Takanik, tekne sahibi tekne ile birlikte Yeniköy'de kendine bir yer açmış ama Anıtlar Kurulu'nun başvurusuyla Yeniköy, Emirgan, İstinye civarındaki restoran tekneler kaldırılınca sadece karadaki restoran kalmış. Küçük, mütevazi, sevimli bir aile restoranı burası, yemekleri de çok lezzetli.. Benim dışımda herkes balık yedi, ben de salata, kalamar ve mısır ekmeği.. Meraklısına internet adresi: http://www.takanik.com.tr/

Son günümüzde Sultanahmet’e gittik Sahafları’ı dolaştık, Defnenin içmediği sütü sokak kedilerine paylaştırdıktan sonra Battal bizi öğrencilik yıllarında sıkça gittiği Süleymani’deki Kanaat Lokantasına götürdü. Burası Süleymaniye Camii’nin karşısına dizilmiş 3 ayrı kuru fasulyeciden en eskisi ve en bilindik olanı.. Mekan, tarihin tam ortasında trafikten ve kalabalıktan uzak, güzel bir meydanda yer alıyor. Kurucusu Ali Baba, 1938 senesinde yine aynı çevrede bulunan Şehzadebaşı’nda arabada kuru fasulye satarak mesleğe başlamış.

Lokantada pişirilen fasulye Erzincan yöresine ait. Kullanılan özel bir formül, baharat vs. yok. Fasulyeler geceden duru suda dinlendiriliyor, sabah 1,5 saat kaynatıldıktan sonra yemek olarak pişirilmeye başlanıyor. Ancak önemli bir ayrıntı, kuru fasulye pişirildikten sonra 1 saat dinlendiriliyor, böylece fasulye kıvama geliyor. Etli olarak pişirilmiyor ve de her tabakta mutlaka pişmiş, büyük, güzel bir kırmızıbiber ile birlikte servis ediliyor. Fasulyeler ağzınızda dağılıyor, kıvamı gerçekten harika. Baturhan zaten kurufasülye aşığı, ee milli yemek, yanında da pilav, zeytinyağlı salata ve de turşu, ohh afiyet olsun. Tam kabak tatlılarımızı bitirdik, çayımızı içtik gökyüzü iyice karardı ve arabaya varana kadar yağmur yağmaya başladı.. Oh yağsın maşallah, Ankaraya da gelsin derken ve de 3 günün kritiğini yaparken havaalanına geldik ve de dönüş yolculuğu başladı.. İnsanoğlu kuş misali hesabı 2 saat sonra evimizdeydik.

Bu sabah kahvaltı yaparken aldığımız İstanbul yazılı magnete bakıp şöyle bi iç geçirip tostumdan bi lokma daha ısırdım...