28 Ağustos 2007 Salı

12 Etznab..

Bugün Maya takvimine göre 12 Etznab günü:

12: Anlayış getirir
Etznab (bıçak): Daha iyi olan yolu seçme günü
Mail grubunda bugün için şöyle bir mesaj var:

"Çözmek istediğin ne olursa olsun kabullenmen gerekir. Kabullenmediğin ve kendinden ayrı, yabancı gördüğün hiçbir şey çözülmez. Bu, her sorun ve sıkıntı için geçerlidir. O şeyi olduğu haliyle hem kendisini ve hem de sana gösterdiği ya da hissettirdiği ne varsa, tümüyle kabullenmelisin. Ve bırakmalısın. O şeyi ya da durumu tamamen serbest bırakmalısın.”

İşte bir türlü çözülmeyen, tekrarlayan, her seferinde daha ağırlaşarak karşımıza çıkan olayların açıklaması.. Olduğu gibi kabullenmemek.. Annem hep “kızım, olduğu gibi kabul edeceksin herşeyi” der, doğru.. Kabul etsek, marifet kapısına gelip olduğu haliyle yaradandan geldiğini bilsek herşey ne kolay olacak.. Aksak onunla birlikte, emin ellerde olduğumuza inanarak..

27 Ağustos 2007 Pazartesi

4 Kapı..

Üyesi olduğum mesaj gruplarının birinden aşağıdaki mesaj geldi bugün; çok hoşuma gitti. Diyor ki:
Tasavvufta 4 kapı vardır: Şeriat Kapısı, Tarikat Kapısı, Marifet Kapısı, Hakikat Kapısı.

Öğreti olarak bu kapılar birer birer geçilerek Hakikate ulaşılır. Öğrencilerinden biri Mevlana'ya sormuş; "Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?"

"Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve hepsi rahlelerine eğilmiş. Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım."

Öğrenci gitmiş, birincinin ensesine bir tokat aşketmiş. Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlana'nın öğrencisini yere yıkmış. Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasına itaat var. Yaradana güvenip ikinciye de bir tokat aşketmiş. O da derhal ayağa kalkıp elini kaldırmış. Tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş. Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş. Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş.

Öğrenci Mevlana'ya dönmüş, olanları anlatmış.

Mevlana; "İşte sana istediğin örnekler" demiş:

Birinci, şeriat kapısını geçememiş biri idi. Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti. İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi. "Sana kötülük yapana bile iyilik yap". Onun için döndü, oturdu. Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir. İyinin ve kötünün tek Yaradandan geldiğini bilir, inanır. Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı. Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir. Onun için dönüp bakmadı bile...

24 Ağustos 2007 Cuma

İş İşte, Ev Evde...

İş hayatımın bir döneminde iş sıkıntılarını eve taşıyıp akşam evde içim kıvıl kıvıl arpacı kumrusu gibi düşündüğüm; ev-aile sorunlarını günboyu işyerinde düşünüp dertlendiğim olmuştu. Sonuç 24 saat sıkıntı, mide ağrısı, konsantre olamama ve de uykuda bile rahat yok! Üstelik de sürekli aklımda olduğu için hepsinin enerjisini artırıp daha çok üzülmeme neden olmalarına da böylece yol açmış oluyordum, ama elbette ki bunun farkında değildim.. "Boşver, düşünme, takma, olan olmuş..." diyenlere de ayrıca kızıyordum, tabii ya onlar nerden bileceklerdi benim ne kadar dertli olduğumu!
Bu konuda internette dolaşan muhtelif hikayeler okumuşsunuzdur. Benim en sevdiklerimden birisi şöyle:
"Profesör öğrencilerine stres yönetimi konusunda ders veriyordu. Su dolu birbardağı kaldırıp dinleyicilere sordu, "Sizce bu su dolu bardağın ağırlığı nekadardır?" Cevaplar 20 gr ile 500 gram arasında oldu. Bunun üzerine profesör şöyle dedi:

"Gerçek ağırlık farketmez. Bardağı elinizde ne kadar süreyle tuttuğunuza göre değişir. Eğer bir dakikalığına tutarsam, problem yok. Bir saatliğine tutarsam, sağ kolumda bir ağrı oluşacaktır. Bir gün boyunca tutarsam, ambulans çağırmak zorunda kalırsınız. Ağırlığı aynıdır ama ne kadar uzun tutarsanız o kadar ağır gelir size."

"Eğer sıkıntılarımızı her zaman taşırsak, er ya da geç taşıyamaz duruma geliriz, yükler gittikçe artarak daha ağır gelmeye başlar. Yapmanız gereken bardağı yere bırakıp bir süre dinlenmek ve daha sonra tekrar tutup kaldırmaktır."

Gerçekten de y
ükümüzü arada bırakmalı, tekrar tazelenip dinlendikten sonra yolumuza devam etmeliyiz. İşi işte, evi evde bırakmayı öğrenmek lazım, yoksa katlanarak büyüyor ve daha da sıkıyor.. Oysa bıraktığımız zaman ertesi gün tekrar alıp taşıyabiliriz; hem belki dert ettiğimiz her ne ise etkisi ve önemi yitmiş ya da azalmış da olabilir.. İşten ya da evden çıkarken, tüm sıkıntıları, dertleri, üzüntüleri bir kutuya koyup dönene kadar açılmamak üzere onlara hoşçakalın diyebiliriz mesela.. Boş yere stres yapmayalım, di mi? :)

23 Ağustos 2007 Perşembe

Niyet Ettim Patlıcanlı Pilava.. :))

Dün akşam arkadaşım Berrin (büyük Berrin diyelim bundan sonra) bize gelmek istediğini söyleyince hemen olur dedim. Eve gidip annemin evinde hiç pişmeyen ama benim sevdiğim patlıcanlı pilavı (tarifini Güzel Berrin'in ilahi tatlar'ından aldım, ama domates koymadım http://www.ilahitatlar.blogspot.com/), çıtır pane harçlı tavuğu ve daha önceden haşlayıp derin dondurucuya koyduğum barbunyayı pişirdim, bi de yanına salata... Tüm bunlar hızlandırılmış film gibi 1,5 saat içinde oldu.. Ama tabii fırında ilk kez yemek pişirdiğim için bi elimde kullanma kılavuzu, bi elimde tavuklar komik oldu.. :) Pilava da soğan ve şeker konduğunu hiç bilmezdim, iyi oldu valla.. Acemi şansından mı yoksa benim becerimden mi bilmem gayet güzel pişti hepsi.. :)

Neyse asıl konu ne pişirdiğim değil elbette, işin özü şu ki yapmak istediklerimizi gönülden istersek ve bu yönde niyetimizi koyarsak herşey sahiden çok kolay ve güzel oluyor.. Hep söylerim, önemli olan niyet..

Eskiden sabah işe gelirken trafikte biri abuk bi manevra yapsa, boş yere korna çalsa, fön çektirmek için gittiğim kuaför 5 dakika geç kalsa bende bi sinir bi sinir.. Sonra ofise gelip "adamın biri arabasını üstüme sürdü, kuaförün çırağı saçımı yaktı.."diye anlatıp iyice kızardım.. Geçmiş gitmiş sabahki olaylara yüklediğim enerji öğlene kadar beni sinirli ve gergin tutmaya yeterdi.. Gün içinde de bunlara ilave olur, ben iyice gerilirdim ve de inanılmaz şekilde karnım şişerdi.. Akşam eve gittiğimde buzluktan çıkıp pelteleşmiş yiyecek gibi olur, ama gün içinde oldukları anda farkına varıp çözümlemediğim minik bissürü hadise yüzünden hala kızgın hissederdim.. Üstelik de beni bu kadar kızdıran şeyin ne olduğunu bilmeden!!..

Sonra anladım ki güne nasıl başlarsam öyle gidiyor.. Sabah evden çıkıp arabaya binince o günün nasıl olmasını istiyorsam ona niyet ediyorum artık: Sağlıklı, mutlu, keyifli, başarılı, kolay, .... Ve de bu yönde farkında oluyorum herşeyin.. Mesela bu sabah işe gelirken ara sokaktan çıkan koca bi minibüsle az daha kafa kafaya gelecektik. Eski Çiğdem olsaydı şöyle derdi: "Salak herif, öyle de çıkılmaz ki, sanki babasının yolu!.." Tamam itiraf ediyorum, bazen yine de böyle dediğim zamanlar oluyor.. :) Ama bunun yerine şöyle dedim: "Demek ki, yolumda dümdüz gitmek diye bişey yok, tek başıma değilim yolda, sağa sola dikkat edilecek; şimdi bu adama kızdım ama kızdığımın farkındayım ve sakin olmayı ve bu şekilde işime gitmeyi seçiyorum.." Sonra da mutlu mesut işime geldim..

Bişey için niyetimizi açık seçik ortaya koymak ve farkında olmak sahiden çok önemli.. Bu arada bu "farkında olmak" lafı da pek moda oldu, herkes herşeyin farkında ama sanırım eyleme geçme konusunda henüz kırılmayan direçlerimiz var.. Bi de bunu başardık mı, işlem tamamdır.. :)

Babaannem namaz kılmaya başlarken "niyet ettim Allah rızası için akşam namazını kılmaya.." derdi, benim de ordan aklıma geldi, "niyet ettim patlıcanlı pilava" oldu başlık.. Komik miyim, neyim... :))))

20 Ağustos 2007 Pazartesi

Gökçeada, Güzel Ada...


Geçen hafta bal tadında, yeşil ve mavi dolu bir haftaydı.. 11 Ağustos cumartesi sabahı başlayan yolculuğumuz Eskişehir'de çiğ börek, İnegöl'de köfte, Bursa'da iskender kebap molalarıyla devam etti. :) Bursa'daki konaklamanın ardından ertesi gün Çanakkale - Eceabat - Kabatepe üzerinden feribotla Gökçeada'ya geçtik.

Kimsenin tavsiyesi olmadan meğer adanın en güzel köyünü ve otelini seçmişiz. Zeytinliköy'deki Zeytindali Hotel 2 tane eski Rum evinin restore edilmesiyle yapılmış, 16 odasının herbiri mitolojiden alınmış isimlere sahip: Syka, Dionysos, Ambrosia, Selene, İris... Biz Aphrodite'de kaldık, laf aramızda otelin en güzel odasıydı bence.. Her oda farklı renkte ışıklarla aydınlatılmış, tüm eşya ve aksesuarlar ince bir zevkin ürünü belli ki; çarşafları sakız gibi, tabakları üzerlerindeki minik desenleriyle çok sade ve şık, üzerlerinde ne bir çizik ne kırık.. Bi de pikelerini çok beğendik biz, yumuşacık ve de hafif, evimize almaya karar verdik :))

Sabah kahvaltısında çeşitli peynirler, zeytinler, reçeller, istediğimiz şekilde pişirilmiş yumurta, pasta gibi içi dolu dolu ekmek, kekikli zeytinyağı, tabii ki tereyağı - bal ve de benim için olmazsa olmaz nefis demlenmiş çay vardı. Öyle ki, birinci bardakla sonuncu bardak arasında hiç fark yok, sırf bu yüzden bile tam puan alırlar ama daha da önemlisi tüm ekibin ve özellikle Yaşar ve Nuri beylerin güler yüzü bizi mutlu etti..

Gökçeada, diğer adıyla İmroz, yurdumuzun en büyük adası (298 km2), su rezervleri açısından dünyada 4. imiş, mis gibi kekik kokuyor heryer ve de deniz tertemiz, pırıl pırıl..

Biz 5 gün boyunca denize girip, Türk ve Rum köylerini gezip, bol bol da fotoğraf çektik. 15 Ağustos Meryem Ana Bayramı idi, Rumlar bu günde kurban kesip akşam da yiyip içip eğleniyorlar; biz de Tepeköy'deki yortuda halaylarını seyrettik, ama onlar bizim varlığımızdan ne kadar memnundular bilmiyorum.. Zira onca Yunan plakalı aracın ve Rumca konuşan insanın arasında zaman zaman kendimizi kendi yurdumuzda gibi pek hissetmedik. Genellikle davranışları biz orda yokmuşuz gibi, çay içmek için girdiğimiz kahvede mesela ne bir hoşgeldin, ne bişey içer misiniz.. Allah var, Zeytinliköydeki Madamın Kahvesinde hoşbeş daha iyi ama, orası biraz daha turistik.. Oraya da aslında çay içmek arzusuyla gitmiştik ama çay yokmuş, önce tatlı yedik, sonra kahveci amcanın "kahvemizden içe-ceksiniz?" sorusu üzerine kahve de içtik.. :)

Rum köylerinde özellikle 1974'de yoğun göç olmuş.. Gidenlerin bazısı düzenli olarak gelip evlerini yaşatmışlar, kimi ev ise bakımsızlıktan yıkık - dökük, oturulmaz durumda.. Aslında evlerin o hallerini görünce buruk hissediyor insan, neyi paylaşamıyoruz ki diye düşünüyor.. Ama aslında tek tek içimizdeki kavgaları çözmeden nasıl bütün bir kardeşliğe varırız ki...

Rumlarla ilgili aklımda kalan bi nokta da onların da bizim gibi bağrış çağrış kavga etmeleri.. Birbirlerine kızarlarken hiç ölçüleri yok, bize mi benziyorlar, biz mi onlara.. :))
Ee yedin içtin, gezdin gördün, kişisel geliştin mi bu arada derseniz, evet, aldığım güzel bir ders oldu: Üyesi olduğum mail gruplarından birinde yazan, kendisiyle bireysel çalışma da yaptığım sevgili Güler Pınarbaşı evindeki karafatmadan (hamamböceği de olabilir) bahsetmişti, önce ondan nasıl iğrendiğini, sonra da nasıl barış içinde yaşamaya başladıklarını yazmıştı.. Tatile gitmeden önce okumaya başlayıp tatilde bitirdiğim "İçimdeki Yolculuk" adlı kitabında da Aymin Zoral benzer bi şekilde mutfağını basan karıncaları kovmak için ne kadar uğraş verdiğini, sonra da onlarla barış yaptığında karıncaların kendiliklerinden gittiklerini yazmıştı. Sabah kahvaltılarında "arı oğul veriyor" deyimini aratmayacak kadar çok sayıda arı bize eşlik edince hemen onları hatırladım ve eşim de ben de onlardan kurtulmaya çalışmayıp aynı sınırlarda yaşadığımızı düşünerek varlıklarını kabul ettik.. Onlar da sağolsunlar kahvaltı keyfimizi engellemediler, diğer masalarda ise kahve yakıldığı halde gitmeyen arılar vardı.. :))

Ada günleri böyle geçti bitti.. Nefise Karatay'ın babası Orhan Karatay'ın kahvesinde de dondurma yedik bu arada, hani bi de magazin haberi olsun.. :)

Meraklısına kaldığımız otelin internet adresi: http://www.zeytindalihotel.com/


9 Ağustos 2007 Perşembe

Bal Haftası :)


Oldum olası sevmişimdir tereyağı - bal olayını, hele kızarmış yahut da fırından yeni çıkmış ekmek üstünde..Ben küçükken rahmetli babaannem şimdiki gibi uyduruk olmayan rengi sapsarı ve hatta kokusu bile olan tereyağı ile petek ya da süzme balı aynı kasenin içinde karıştırıp öyle sürerdi ekmeğimizin üstüne.. Ama yaş ilerleyip bi de üstüne kilo problemleri çıkınca ne ekmeğin, ne de bu ikilinin yeri kaldı sofralarımızda.. Haftasonu kahvaltılarında kendime izin verdiğim kaçamaklar hariç tabii.. :)) Bu da ayrı bir yaman çelişki durumu değil mi; eskiden para olmadığı için ya da şimdiki gibi bol olmadığı için alıp yiyemediğimiz bissürü yiyeceği şimdi de sağlık nedenleri / kaygıları nedeniyle alıp yiyemiyoruz.. Mesela muz; daha çikita muzların olmadığı evvel zaman kalbur saman döneminde babamın sanırım Mersin'den getirdiği muzları hatırlıyorum. Kükürtleyip sararmalarını beklemiştik de, geçmek bilmemişti o günler...
..............

Sanki kuralmış gibi evlendiğinin ertesi günü onca yorgunluğa rağmen balayı için soluğu Antalya'da alan pekçok çiftin aksine, biz evimizde olmayı tercih ettik.. Dedik ki zaten son günlerde yeni evimizin işleri ve diğer düğün hazırlıkları nedeniyle yeterince yorulduk, evde şöööleee ayaklarımızı uzatıp dinlenelim, ev bize alışsın, biz de eve.. :) İyi ki de böyle bir karar vermişiz, zira ben düğün gecesi topuklu ayakkabılarla o kadar oynadım, hoplayıp zıpladım ki ayaklarım 2 hafta boyunca ağrıdı. Bunun üstüne bir de balayı tatili tam bir eziyet olurdu sanırım..


Evde dinlenelim derken çocukluğumdaki tereyağı - ballı ekmeğin tadında bir tatil planı yapmayı da ihmal etmedik tabii ki.. Ama kim gitmiş öyle 1 aylık tatile evlendikten sonra, "bal ayı" değil, ancak "bal haftası" olur bu tatilin adı.. :))

Biz de bu bal haftası için daha önceden methini duyduğumuz Gökçeada'ya gitmeye karar verdik, internette yaptığımız kısa bir araştırmadan sonra bir butik otel bulup rezervasyonumuzu yaptırdık. 11 Ağustos cumartesi günü gidiyoruz; dönüşte yolculuk, ada ve otelle ilgili izlenimlerimi paylaşacağım..

7 Ağustos 2007 Salı

Kelebek Etkisi: Oldurmaya Çalışmak..

Dün akşam televizyonda "Kelebek Etkisi 2" adlı filmi izledik. Eşim daha önce 1.sini de izlemiş ve onun 2. filmden daha güzel olduğunu söyledi. Filmde psişik güçleri olan bir adamın fotoğraflara yoğunlaşarak geçmişe gitmesi ve halihazırda yaşanan bir olumsuzluğu düzeltmek üzere geçmişte yaşananları değiştirmesi anlatılıyordu.. Ama tabii bugünkü bir ölümü / iflası / başarısızlığı önlemek için geçmişte birşeyleri değiştirmek bu kez de başka şeyleri olumsuz etkiliyordu..

Geçmişimize dönüp birtakım yaşanmışlıkları değiştirme gücümüz olsaydı kimbilir hayatlarımızın hangi dönemlerine gidip neleri değiştirmek isterdik, ki bugünümüzü daha istediğimiz bir hale getirelim. Ama aynı filmdeki gibi hayatımızın bir alanını kendi istediğimizce düzeltince kimbilir hangi başka alanları bozar ya da başka insanların hayatlarına müdahale etmiş olurduk.. Neyse ki bu mümkün değil de, ortalığı iyice karıştırmıyoruz.. :))

Aslında geçmişe gitmeye gerek kalmadan biz bunu bugün de yapıyoruz. Gönlümüzden geçen olsun diye birşeyleri zorluyor, akışın aksine kürek çekiyor, yoruluyor, üzülüyor, başka insanları da yoruyor ve üzüyor, aslında hayrımıza olacak olayların olmamasına ya da gecikmesine sebep oluyoruz.. Evrenin bizim hayrımıza olacak şekilde çalıştığını, isteklerimiz olmuyor ya da gecikiyorsa bunda mutlaka göremediğimiz bir iyilik olduğunu anlamak istemiyoruz. Oysa eski Türk filmlerinde söylendiği gibi kader ağlarını öyle güzel ve ustaca örüyor ki, aslında bizim kendimizi yormamıza, hiçbirşeyi "oldurmaya" çalışmamıza gerek yok.. Yeter ki olayların hayrımıza olması için niyetimizi koyalım, akışa güvenelim, herşey vakti gelince ve olabileceği en hayırlı şekilde oluyor zaten.. Öyle de OL'sun..

6 Ağustos 2007 Pazartesi

Beynam'da Bir Pazar..


Dün arkadaşımız Tuğrul'un Beynam'daki bahçesinde brunch keyfi yaptık.. Tuğrul sağolsun "oteldekilerden kopya çekip hazırladım" dediği sofraya kuş sütünden başka herşeyi koymuştu.. Çay keyfi, sohbet derken üstüne sevgili Rüya ile yaklaşık 1,5 saatlik bir muhabbetimiz oldu ki, bu paylaşım benim için gerçekten özel ve değişikti..

Günün ilerleyen saatlerinde doğumgünüm için alınan sürpriz pastayı yedik ve sıcak bir yaz günü daha akşamına kavuştu..

Akşam ise bugün için etli fasülye pişirip, çamaşır yıkadım.. "Anne, beyaz bluzumu da atıver makinaya" sözleri artık "yıkanacak beyaz bişeyin var mı?" ya dönüştü.. Kızkardeşim Çağla'nın deyimiyle "klübe hoşgeldim!".. :))

Bu arada dünkü pasta vesilesiyle evlilik hazırlıkları esnasında, kına gecesi ve düğünde hep yanımızda olan sevgili arkadaşlarımıza gönülden teşekkür ediyorum.. Hani aslında hepimizin isteği bir tatlı söz, bir güleryüzdür ya, işte onun için..

3 Ağustos 2007 Cuma

Hayyam'dan..

Dünya yıldıramazsın beni ne yapsan!..
Ölümden de korkmam, er geç ölür insan,
Ölmemek elimizde değil ki bizim,
İyi yaşamamak, beni tek korkutan...

Yarın yeni bir yaşa merhaba diyeceğim, bugünlerde "bişey yapmalı, bişey ortaya çıkarmalıyım" düşüncesini çok yoğun yaşıyorum.. Blog da hayatımın bu yeni döneminde yeni bişey olacak, yeni yaşıma hediye..

İyi yaşayayım, hem kendime, hem başkalarına dokunsun yaptıklarım...

2 Ağustos 2007 Perşembe

Benim "Temiz" Soyadım.. :)

Biraz önce sevgili arkadaşım Güzel Berrin'in kardeşi Betül'ün http://www.tofugrup.blogspot.com/ 'daki yazılarından birini okudum. Eski soyadının yazılı olduğu son belge olan ehliyetini değiştirmekle ilgili yazmış.. Yüzümde mütebessim bir ifade oluştu hemen. Zira nikah işlemleri için başvurduğumuzda bekarlık soyadımı da kullanmak istiyorsam bunun için dilekçe vermem gerektiğini söylemişlerdi. Evlilik daha hiç gündemde yokken ben, kullanıcı adı / şifre ...vs.. yazmam gereken yerlere secret yapıp Çiğdem Temiz Atabey yazıyordum.. :))) Bunu hatırlayıp önce kullanacağım dedim ama sonra hemen vazgeçtim. Zira benim bir de göbek adım var ve 4 tane ismi özellikle resmi işlemlerde kullanmak eziyet olur diye (çünkü kızkardeşim öyle yapmıştı :)) vazgeçtim.. Soyadım sadece Atabey oldu böylece..

Bekarlık soyadım da eğlenceliydi aslında; çalıştığım işyeri yabancı bir firma ve kimileri Miss Clean diyorlardı, ama tabii okul yıllarında "gerçekten temiz misin" diyenler, özellikle telefonda söylemem gerektiğinde anlamayıp Deniz, Teniz, Tenis diyenler de olmadı değil..

Eski soyadıma bugüne kadar kendimi tanıtmakta yardımcı olduğu için teşekkür ediyor ve onu sevgiyle uğurluyorum..

Herşey Çok Kolay Oldu - Taze Gelin Cheetos.. :)



Onca heveslenip kendime bir blog açtıktan sonra sadece 3 yazı yazıp üstüne bir de 7 ay geçirmişim.. Ama oldukça dolu bir 7 ay oldu.. Önce yılsonu çalışmaları ile bir süre geçti, ardından sevgili Serap'la tanışıp kişisel gelişimim için çalışmaya başladım. Ben değiştikçe ve geliştikçe olaylar ve insanlar da değişmeye ve gelişmeye başladı.. Güzel bir bahar günü çiçek açmış bir ağacın altında benim canım ruheşim evlenme teklif etti ve 4 gün sonra 14 Nisan Cumartesi günü nişanlanıp 14 Temmuz Cumartesi günü de evlendik.. Ben ve sevgili eşim evlilik hazırlıkları ile geçen süreci sakin, huzurlu, keyifli ve bilcümle olumsuz tavır ve sözlerden etkilenmeden geçen bir süreç olarak yaratmak için elimizden geleni yaptık. Herşey çok kolay ve keyifli oldu.. :)

Hayatımızın bundan sonrası da sağlıklı, keyifli, mutlu, huzurlu, sevgi dolu, bolluk ve bereket içinde ve kolay OL'sun..