1 Kasım 2007 Perşembe

Bir İstanbul Masalı..

Tatilleri, özellikle de bir yerlere gidiyorsam çok seviyorum.. Seyahatte olmak hoşuma gidiyor..

Geçen Cuma akşamı iş çıkışı eve gittim ve sırt çantalarımıza giysilerimizi koyup çabucak evden çıktık. Kızkardeşimin kocası karşıladı havaalanında, eve vardığımızda saat 9 olmuştu. İstanbul aklımda hep trafiği ve ışıklarıyla kalıyor. Cuma akşamı olmasının da verdiği bir yoğunluk vardı ama yine de vakitlice vardık eve..

Benim canım kardeşim birsürü yemekler yapmış ama sadece o akşam evde yiyebildik. Bi yandan bizi biryerlere götürüp oralarda yemek yedirmek istediler, öbür tarafta da onca yemek.. Gerçi kardeşim yemediklerimizi dönerken ceplerimize koymakla tehdit etti ama midelerimizin de bi kapasitesi var di mi...:)

Cumartesi sabahı İkea’ya gittik ve kahvaltının ardından dolaşmaya başladık.. Ev yeni eşyalar yeni olunca ürün çeşidi ne kadar çok olursa olsun insan alacak bişey bulamıyor. Banyomuza bi paspas, 2,5 liralık bir vazo, bikaç ıvır-zıvır ve yılbaşı süsleri aldık.. Arkadaşlarımızın da methettiği İsveç köftelerinden yiyip akşam üzeri sahilde çay içtikten sonra eve döndük. Kardeşim Çağla’nın mutfağı için alınan dolabı bacanaklar kurdular ve günü bitirdik.

Pazar sabah kardeşimin eşinin “hadi geç kalıyoruz, yer bulamayacağız, 5 dakika sonra teker döner” nidalarının ardından Yeniköy’deki Emek Kafe’ye kahvaltıya gittik. Deniz kıyısındaki manzarası süper bu kafeye gittiğimizde hiç boş yer yoktu. Biraz bekleyince tam da gönlümden geçtiği üzere denize en yakın masa boşaldı ve yerleşip hemen siparişlerimizi verdik. Zeytin, peynir, domates, bal – kaymak, menemen, sucuklu yumurta, taze ekmek ve çay.. Defne kafalarını suyun dışına çıkarmış balıklara ve serçelere “bunlar çok acıkmış anne” diyerek ekmek verdi, güvercinler serçelerin ekmeklerini kaptılar ve de çaylar birbirini takip etti. Çağlalar buraya yıllardır gidiyorlar, önceki yıllarda daha kaliteli bir hizmetin verildiğini ama artık tok satıcı zihniyetinin olduğunu söylediler. Ama yine de Defneyi annesinin karnındaki halinden beri bilen garsonlar onunla iki kelam etmeden gitmediler masadan, hal hatır sordular..

Kahvaltının ardından kafenin yan tarafındaki iskeleden turist kaynayan vapura bindik ve Anadolu Kavağına gittik. Kalede çimenlerde yatıp yuvarlanıp toprağa elektriğimizi verdikten ve Defneyle Baturhan taşlardan ev yaptıktan sonra yıllar önce gittiğimde olmayan çay bahçelerinin birinde çay içip dönüş yolculuğuna geçtik. Giderken ve dönerken Baturhan’ın “ne buluyorsunuz bu kadar çok konuşacak” şaşkınlığına aldırmadan kardeşimle bolca sohbet ettik, Defnenin komikliklerine güldük.. :)

Yeniköy İskelesinin olduğu sokaktaki “Takanik” akşam yemeği mekanımız oldu.. Aslında önceden tekne restoran imiş Takanik, tekne sahibi tekne ile birlikte Yeniköy'de kendine bir yer açmış ama Anıtlar Kurulu'nun başvurusuyla Yeniköy, Emirgan, İstinye civarındaki restoran tekneler kaldırılınca sadece karadaki restoran kalmış. Küçük, mütevazi, sevimli bir aile restoranı burası, yemekleri de çok lezzetli.. Benim dışımda herkes balık yedi, ben de salata, kalamar ve mısır ekmeği.. Meraklısına internet adresi: http://www.takanik.com.tr/

Son günümüzde Sultanahmet’e gittik Sahafları’ı dolaştık, Defnenin içmediği sütü sokak kedilerine paylaştırdıktan sonra Battal bizi öğrencilik yıllarında sıkça gittiği Süleymani’deki Kanaat Lokantasına götürdü. Burası Süleymaniye Camii’nin karşısına dizilmiş 3 ayrı kuru fasulyeciden en eskisi ve en bilindik olanı.. Mekan, tarihin tam ortasında trafikten ve kalabalıktan uzak, güzel bir meydanda yer alıyor. Kurucusu Ali Baba, 1938 senesinde yine aynı çevrede bulunan Şehzadebaşı’nda arabada kuru fasulye satarak mesleğe başlamış.

Lokantada pişirilen fasulye Erzincan yöresine ait. Kullanılan özel bir formül, baharat vs. yok. Fasulyeler geceden duru suda dinlendiriliyor, sabah 1,5 saat kaynatıldıktan sonra yemek olarak pişirilmeye başlanıyor. Ancak önemli bir ayrıntı, kuru fasulye pişirildikten sonra 1 saat dinlendiriliyor, böylece fasulye kıvama geliyor. Etli olarak pişirilmiyor ve de her tabakta mutlaka pişmiş, büyük, güzel bir kırmızıbiber ile birlikte servis ediliyor. Fasulyeler ağzınızda dağılıyor, kıvamı gerçekten harika. Baturhan zaten kurufasülye aşığı, ee milli yemek, yanında da pilav, zeytinyağlı salata ve de turşu, ohh afiyet olsun. Tam kabak tatlılarımızı bitirdik, çayımızı içtik gökyüzü iyice karardı ve arabaya varana kadar yağmur yağmaya başladı.. Oh yağsın maşallah, Ankaraya da gelsin derken ve de 3 günün kritiğini yaparken havaalanına geldik ve de dönüş yolculuğu başladı.. İnsanoğlu kuş misali hesabı 2 saat sonra evimizdeydik.

Bu sabah kahvaltı yaparken aldığımız İstanbul yazılı magnete bakıp şöyle bi iç geçirip tostumdan bi lokma daha ısırdım...

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Çiğdemcim,
Beni de aldın İstanbul'a götürdün..
O ne güzel anlatım!
Okuyucun olmak istiyorum.. Sevgilerimle.. Nural

Cheetos dedi ki...

Nuralcım, yazmak benim için zaten keyifli, bir de böyle güzel eleştiriler gelince çok mutlu oluyorum..
teşekkürler..