31 Aralık 2007 Pazartesi

Bir Yıl Daha Bitiyor..

Yılsonu çalışmaları nedeniyle dün çalışınca bugünü hep Cumartesi zannettim, oysa ki değildi ve yarın yine iş günü.... Öte yandan günün güzel yanı bugünün benim biricik eşimin doğumgünü olmasıydı.. Sabahki “iyi ki doğdun kahvaltısı”nın ardından geçen gün süslediğimiz çam ağacımızın altına aldığımız hediyeleri yerleştirip sonra da karşısına geçip “oh ne güzel oldu” deyip gülüştük.. Akşam da kayınvalidemin yaptığı nefis yemeklerle “iyi ki doğdun akşam yemeği”ni yedik, pasta kesiminin ardından hediyelerimizi verdik..

30 Aralık’ta yaşgünü, 31’inde yılbaşı; yılsonları onun için hem yılın, hem de bir yaşın bitimi ve de yeni başlangıçlar anlamına geliyor.. 3’ü bi arada.. :)

2007 biterken yılı şöyle bir gözden geçirdim de, bu yılın benim için en önemli olayı evlilik oldu. Yeni bir ev, yeni bir düzen ve daha birsürü değişiklik.. Ben şimdi yazımı yazarken o da yanıbaşımda.. İyi ki doğdun canım, hayatımdaki varlığın için teşekkürler..



2008'de herkesin dileklerinin hepimiz için en hayırlı şekilde OLması en gönülden dileğimdir.. Mutlu yıllar..

30 Aralık 2007 Pazar

Yeni Yıl İçin Gönlümden Gelenler..

Her yeni yılı taze umutlar, planlar, dilekler ve beklentilerle karşılıyoruz.. 2008 için de eminim hepimizin kafasında iyilik, güzellik ve mutluluk adına pekçok şey vardır. Öte yandan her yeni yılın bir misyonu ve kişiliği var. Çinliler yıllar boyunca tuttukları kayıtlar neticesinde her 12 yılda bir, benzer olayların tekrar ettiğini gözlemişler. Bu döngünün farkına vardıktan sonra da benzerliklerden yola çıkarak her yıla bir hayvan ismi vermişler. 2007’nin bitişi ile gelen “2008 Fare Yılı”nda 12 yıllık yeni bir döngü başlıyor:

*2007 : 2+0+0+7=9

9, sonu temsil ediyor; bir döngünün tamamlanmasının, bir dönemin bitişinin sembolüdür.. Öte yandan biliyoruz ki, bitişin olduğu her yerde, başlangıç da vardır.

*2008 : 2+0+0+8=10, 1+0=1

1’in özelliği, kendisinden önce gelen 0’ın hiçliğin simgesi olması, 1’in ise varoluşu anlatmasıdır. Kendisini izleyen bütün sayıların içinde o vardır, 1 diğerlerinin yaratıcısıdır.

Fare yılları bereket ve şansın mucize fırsatlarla geldiği yıllar ve tabii unutmayalım ki “mucizeler inananlar içindir”.. :) 2008'in yıl elementi toprak olduğundan, bilinçsel gelişimimiz de bu yıl süper, süperrrr....

Feng Shui’yi duymadan kalmamıştır sanırım; en temel ve basit anlatımıyla yaşadığımız yeri arındırmak ve evren enerjisini yaşam alanlarımızda harekete geçirmekle ilgili esasları gösteren eski bir Çin öğretisidir. İlk kural da dağınıklıklardan kurtulmak; zira atılmayıp öbekler oluşturan eşyalar enerjinin mekan içerisinde rahatça dolaşmasını engellediğinden, yaşamımızda engellere ve olumsuzluklara sebep olur. Bazı yerlere gittiğimizde rahatsızlık hissedip hemen oradan çıkmak istememizin; bazılarındaysa kendimizi çok rahat hissetmemizin sebebi budur. Feng Shui uygulaması yapılırken öncelikle bu yığınlardan arınırsak hayatımızın tıkalı olan o yönlerinin açılmaya başladığını farkederiz. Buna hizmet etmek üzere yeni yıla kendimizi ve evimizi hazırlamakla ilgili bazı küçük ipuçları şöyle:

* Evlerinizdeki arızalı aletleri onarın, kırık veya bozuk ne varsa evden uzaklaştırın; işe patlamış ampulleri değiştirmekle, dolaplarda çiçek ekerim diye (annem bunu sıkça yapar :)) biriktirip atmaya kıyamadığınız bardak / kavanozları atmakla başlayabilirsiniz. Eskidiği için kullanılmayan eşyalarınızı, modası geçtiği için 1 yıldan fazladır giymediğiniz giysilerinizi ihtiyaç duyanlara verin, dolabınızda yeni giysilere yer açın.

* Sokak kapınızın önüne yepyeni bir paspas alın ve yeni yılın ilk dakikalarında kapınızdan içeri ilk siz girin. Kapı eşiğinde iyi dileklerinizi ve arzularınızı aklınızdan geçirerek, büyükçe bir narı da kırabilirsiniz.

* Evinizde bir yeni yıl temizliği yapın, tıpkı bir bayramı karşılar gibi. Yeni yılın ilk sabahı evinizin bütün pencerelerini açın, evinizi havalandırırken, aynı zamanda yüksek volümde bir müzikle, içeride sıkışıp kalmış negatif enerjinin evi terketmesini sağlayın. Tabi ki tütsüler ve mumlar da evin enerji hareketi için faydalı objelerdir.

* Yeni yıldan beklediğiniz mutluluğu armağanlar vererek paylaşın. Paylaşmak mutluluğunuzu kat kat artırır. Yeni yılda sevdiklerinize ve kendinize hediyeler verin: Yeni bir aşk isteyenlere yatak odalarının aşk yönünde kullanmak üzere aşkı simgeleyen objeler, mutlu çift resimleri; sınava çalışan ya da işlerinde başarılı olmak isteyen arkadaşlarınıza çalışma masalarına konmak üzere kristal top ve kaplumbağa figürü armağan edebilirsiniz. Sahip olduğumuz tüm güzel şeyler paylaştıkça çoğalır, fiyatına / büyüklüğüne bakmayın; armağanlarınızı gönülden verin..


Yeni yılda kendim için ve herkes için bilinç düzeylerimizin daha da yükseldiği, olayların bizler için uygun ve bütünün hayrına gerçekleştiği, farkındalık dolu, bolluk – bereket dolu ve keyifli günler diliyorum..

23 Aralık 2007 Pazar

Handy..

Sevgili Handan www.tirmikizi.blogspot.com'da "niyet" diye yazmış ya; bu yazı ona cevaben bir "körler sağırlar birbirini ağırlar" yazısı değil; sadece "YOL'umda OLsun" diye bir vakit anlaştığım güzel bir insana yuvamızda bizi ziyaret ettiği ve hoşgeldiği için eşim ve benim adıma memnuniyet yazısı..

Yıllar önce ben daha eşimle tanışmamışken TRT FM'de onu keyifle dinlerdim; Baturhan'la tanıştıktan sonra da onların çocukluk arkadaşı olduğunu şaşkınlıkla (ama şaşırmadan) öğrenmiştim.. :) Bir akşam da arabayla eve giderken radyoda onun "istek şarkıları" anonsunu duyunca telefon edip bizim şarkımızı istemiştim.. Yıllarca radyodan dinlediğim bu eski dost, yıllar sonra sevdiğim adam için şarkı istediğimi tüm dinleyenlere duyuruyordu. :)

Derken gün geldi yüzyüze tanıştık, ameliyat sonraları narkozdan baygın sesiyle "iyiyim Cheetos" demelerini hala hatırlıyorum..

Bayramın 2.günü, ağrısına rağmen yüzünde koca bir gülümsemeyle ve elinde benim görüp beğenip de "evde bissürü var" diye almadığım kırmızı mumla kapımızdan giriverdi.. Keyifli ve bol bilgi alışverişli sohbetin ardından onu sevgiyle ve yeni sohbetlerin niyetiyle evine yolculadık..

Konuştuklarımızın ana noktalarından biri olan "şükür" dörtlüğü ile "yolun açık OLsun Handan'cım.."

"Mutluluk, gidilen yolun üzerindedir, yolun sonunda değil,
Mutlu olmanın zamanı ise, bugündür, yarın değil.
Akıllı insan odur ki, sahip olmadığı şeyler için üzülmez,
Sahip olduğu şeylerin değerini bilir, sevinir."

20 Aralık 2007 Perşembe

Mutlu Bayramlar..

Adı ne olursa olsun dini bayramların bende çağrıştırdığı "bayramlık"larını giymiş çocukların mutlu mesut komşu kapılarını çalıp el öpmeleri ve ikram edilen şekerleri afiyetle yemeleridir.. :)

Herkes sevdikleriyle, birlikte olmaktan mutlu oldukları kişilerle neşe, keyif ve huzur dolu bir bayram geçirsin dilerim..

Ne Olursan Ol Yine Gel..

“Gel, ne olursan ol yine gel. İster kafir, ister ateşperest, ister putperest ol, yine gel. Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir. Yüz kere tevbeni bozmuş olsan da yine gel.”

2007 Hz. Mevlana’nın 800. doğum yıldönümü ve Unesco tarafından bu yıl Mevlana Yılı ilan edildi. Ben de geçen hafta sonu Şeb-i Arus törenlerine katıldığımdan bu yana onun öğretisini daha bir düşünür oldum..

Mevlana insanın kötülüklerden arınarak kendi varlığına dönmesi gerektiğini bizlere hatırlatan, insanları ruhun inceliklerine yönlendiren, herkesin onda kendisi için birşeyler bulduğu bir üstat.. 1207’de bugünkü Afganistan’ın kuzeyinde, Horasan bölgesinin önemli merkezlerinden biri olan Belh şehrinde dünyaya gelmiş. Asıl adı Celaleddin Muhammed; “efendimiz” manasına gelen Mevlana bir saygı ünvanı, Rumi ise Anadolulu demek. Mevlana’yı etkileyen kişilerden ilki büyük bir alim olan babası Bahaeddin Veled, onun ardından hocası Seyyid Burhaneddin geliyor; onun vefatından sonra da üzerinde önemli bir etki yapan Şems-i Tebrizi ile tanışmış ve tasavvuf yolunda bir süre birlikte yürümüşler.

Mevlana Hakka ve hakikate ulaşmak yolunda ilahi aşk yolunu benimsemiş ve Allah aşkının müstesna temsilcilerinden biri olmuş. Bu ilahi aşk onun ibadetlerini ve Hakka yöneliş biçimini de etkilemiş ve atomlardan yıldızlara kadar herşeyin hareket halinde olduğunu ve döndüğünü eserlerinde daima söyleyen Mevlana, kendi yolunun esaslarından biri olan sema ile de bu yüce hakikatleri dile getirmiş.

Pekçok sufide olduğu gibi Mevlana’da da insana gösterilen geniş hoşgörü ve müsamahanın temelinde onun taşıdığı öze olan güven ve ümit var; Yunus Emre’nin “yaratılanı hoşgör, yaradandan ötürü” deyişine uygun olarak Mevlana da “Hangi tohum yere atıldı da bitmedi? Neden insan için de aynı şeyi düşünmüyorsun?” diyor...

Hz. Mevlana’nın ağzından çıkan her sözü ve tüm davranışları birlik ve kardeşlik mesajlarıyla dolu ve seslenişi bütün insanlara: “Dostlar, dostlar! Birbirinizden ayrılmayın. Başınızdan kaçamak heveslerini atın. Madem ki hepiniz birsiniz, ikilik havası çalmayın, vefasızlık etmeyin!”

Toplumdaki kardeşlik ve dayanışmanın temininde inanç ve maneviyatın rolünü ısrarla vurgularken bu hususta asıl belirleyici olanın sevgi ve duygu birliği olduğunu hatırlatıyor: “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşır.”

Ona göre insanı olgunlaştıran ve yücelten şey, gerek ferdi yaşamda, gerekse hayat mücadelesinde çekilen ıstıraplar.. Onun için “Git kendine dert ara, dert bul; dertlerden bir dert seç kendine! Çünkü (yaşamak için) bundan başka çare yoktur. Bahtın yar olmadı diye üzülme sakın. Ancak derdin yoksa o zaman üzgünlük göster” diyor..

Hamdım, Piştim, Yandım..

Birgün Mevlana, medresenin bahçesindeki havuzun başına oturmuş kitap okurken Şems-i Tebrizi yanına gelip ona ne okuduğunu sorar. Mevlananın “Sen bunlardan anlamazsın” diye karşılık vermesi üzerine Şems-i Tebrizi kitapları alıp havuza atar. Mevlana şaşırır ve “Babamın kıymetli kitabına yazık oldu.” diyerek üzüntüsünü bildirir. Mevlana’nın üzüldüğünü gören Şems-i Tebrizi, elini uzatıp teker teker kitapları suyun içinden alarak Mevlana’ya verir. Hayretler içinde kitapların hiçbirinin ıslanmadığını gören Mevlana, “bu nasıl bir iştir?” diye sorunca Şems-i Tebrizi “bu bir sırdır, sen de bundan anlamazsın” der. Okuduğum en etkili hatıralarından biri bu, tam bir “hamdım, yandım, piştim” örneği..

Yedi Öğüt

Bugün modern hayatın getirdiği nimetlere karşılık, temel ihtiyaçlarının karşılanmasıyla tatmin olmayan, hayatın derin anlamını arayan ve içinde bulundukları manevi boşluğu doldurmak ve kendilerini gerçekleştirmek isteyenler Hz. Mevlana’nın bütün insanlığı kucaklayan fikirlerine, engin sevgi ve hoşgörüsüne doğru yol alıyor; onun manevi huzuruna gelip ruhlarını arındırıyorlar.

Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol,
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol,
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol,
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol,
Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol,
Hoşgörürlükte deniz gibi ol,
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

Yıllar önceki Mevlana Müzesi ziyaretimde ilk kez yedi öğüdü öğrenmiş ve etkilenmiştim. Sema gösterisinin ardından “yedi öğüdü ne yapsam da şöyle hep gözümün önünde dursa” derken bugün bi baktım eşim çerçeveletmiş, nasıl şaşırdım ve sevindim. Çerçeve koridorumuzdaki sergide yerini aldı, evren çalışıyor, bu çok hoşuma gidiyor.. :)

17 Aralık 2007 Pazartesi

Sema ve Kainatın Hareketi

Yıllar önce Konya’ya gittiğimde Mevlana Müzesi’ni ziyaret etmiş ve oranın havasından çok etkilenmiştim. Son bikaç yıldır da Şeb-i Aruz törenlerine katılmayı çok arzu etmeme rağmen maalesef gidememiştik, kısmet bu seneye imiş. Herşeyin bi zamanı var diye boşuna denmiyor..

Hz.Mevlana’nın 734. Vuslat Yıldönümü törenleri kapsamındaki gösteriye katılmak üzere Cumartesi sabah 7’de hareket ettik, saat 11’e doğru Konya’ya vardık. Karatay Medresesi’ni gezdikten sonra gösteri 13:00’de başlayacağı için hemen öğle yemeğimizi yedik; eskiden bir konak olan Köşk Lokantası pek çok misafire aynı anda çok hızlı servis yaptı. Bamya çorbası, su böreği, etli yaprak sarması, tandır ve tatlıdan oluşan yemek oldukça lezzetli ve doyurucu idi. Ardından Kültür Merkezine hareket ettik.

Türk Tasavvuf Müziği Konseri başlamasına rağmen ziyaretçilerin çoğu farklı illerden turla geldiği için vaktinde salona yerleşemediler ve bundan rahatsızlık duyan Ahmet Özhan konseri yarıda kesti. Hoşgörü beklentisinin maksimum olduğu bir ortamda onun bu davranışı eleştirilere neden oldu; öte yandan onun konsantrasyonu düşünüldüğünde kendi açısından o da haklı.. Hani hiçbir davranışın kötü niyetli olmadığı varsayımıyla.. Organizasyon görevlileri insanların salona yerleşmelerine bakıp biraz geç başlatabilirlerdi ya da Ahmet Özhan biraz ara verip devam edebilirdi. Hep derim ya önemli olan niyet, bi şekilde mutlaka orta yol bulunur..

Gelelim sema gösterisine.. Kocaman ve aydınlık bir salonda yapılan gösteri doğrusu bende hayalkırıklığı yarattı. Görmeyi beklediğim ruhsallıktan ve etkileyicilikten uzaktı.. Öte yandan yine de sema gösterilerinin nasıl olduğu hakkında fikir vermesi bakımından benim için bir ilk oldu.

Bu vesileyle sema hakkında öğrendiklerimi de Hz. Mevlana’nın torunu Celaleddin Çelebi’nin kaleminden aktarayım:

Sema kemale doğru manevi bir yolculuğu (Miracı), bir gidiş-gelişi temsil eder. Her birinin ayrı manası olan 7 bölümden oluşan Sema'yı bilimsel açıdan incelediğimizde şunu görürüz: Var olmanın temel şartı dönmektir. Varlıklar arasındaki müşterek benzerlik, en ufak zerreden, en uzak yıldızlara kadar her birinin bünyesini teşkil eden atomlarındaki elektron ve protonların dönmesidir. Herşey döndüğü gibi, insanoğlu da bünyesini teşkil eden atomlardaki mevcut dönmelerle, vücudundaki kanın dönmesiyle, topraktan gelip toprağa dönmesiyle, dünya ile beraber dönmesiyle tabii ve şursuz olarak döner. Ancak insanı öbür varlıklardan farklı ve üstün kılan şey akıldır. Semazenin dönmesine, semasıyla beraber aklı da katılır.

Sema, kulun hakikate yönelip, akılla-aşkla yücelip, nefsini terk ederek, Hak'ta yok oluşu ve olgunluğa ermiş, kamil bir insan olarak tekrar kulluğuna dönüşüdür. Bütün varlığa, bütün yaratılanlara yeni bir ruhla, sevgi için, hizmet için dönüşüdür.

Semazen hırkasını çıkarmakla, manen ebedi aleme, hakikate doğar, orada yol alır. Başındaki sikkesi nefsinin mezar taşı, üstündeki tennuresi nefsinin kefenidir. Kollarını çapraz bağlayarak, görünüşte BİR rakamını temsil eden, böylece Allah'ın birliğini tasdik eden Semazen, Sema ederken, kolları açık, sağ eli dua edercesine göklere, Hak gözüyle baktığı sol eli yere dönüktür. Hakk'tan aldığı ihsanı, halka saçmasıdır. Sağdan sola kalbin etrafında dönerek, bütün insanları, bütün yaratılmışları, bütün kalbiyle sevgi ve aşkla kucaklayışıdır.

Sema töreni 4 selamdır. Semazen, üstündeki siyah hırkayı çıkararak, sembolik olarak hakikate doğar. Kollarını bağlayarak, BİR rakamını temsil eder, böylece Allah'ın birliğine şahadet eder. Şeyh Efendi'nin elini öperek Sema'ya girme izni alır, Sema'ya başlar.

Birinci Selam, insanın, bilgiyle hakikate doğarak, Yüce Yaradan'ının ve kendi kulluğunu idrakidir. İkinci Selam, insanın yaratılıştaki nizamı, azameti müşahade ederek, Allah'ın kudreti karşısında hayranlık duymasıdır.

Üçüncü Selam, insanın hayranlık ve minnet duygusunun "a
şk"a dönüşmesiyle, aklın "aşk"a kurban oluşudur. Bu tam teslimiyettir, Allah'a vuslattır, sevgilide yok oluştur.

Dördüncü Selam ise, insanın manevi yolculuğunu tamamlayıp, kaderine razı olarak, yaratılıştaki vazifesine, kulluğuna dönüşüdür. Bu Selama Şeyh Efendi ve Semazenbaşı da iştirak ederler.

Bu noktada Semazen, Amene'r Resulü'deki (Kur'an-ı Kerim Sure: Bakara Ayet: 285) Allah'a, Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, iman etmiş olmanın neşesi içindedir. İlahi emirlerin ve yaratılış sebeplerinin zevki ve idraki içindedir. Benliğini, egosunu mağlup etmiş, Peygamber Efendimizin, "ölmeden önce ölünüz" ve Kur'an-ı Kerim'in Fecr Suresi son ayetlerindeki "Ey emin ve mutmain olan nefis, sen O'ndan hoşnut O da senden hoşnut olarak, Rab'bine dön! Has kullarım zümresine gir! Onlarla beraber cennetime gir!" emirlerine uymuş ve neşesine gark olmuştur.

Sema Töreni, bütün Peygamberlerin, şehitlerimizin ve bütün inananların ruhları için okunan bir fatiha ve devletimizin selameti için bir dua ile son bulur. Dedeler ve Derviş'ler Sema Mukabelesinden sonra, kimseyle konuşmadan, tefekkür içinde, sessizce hücrelerine çekilirler.

Fotoğrafları ben çektim, eşim de düzeltmelerini yaptı, bizim gözümüzden Sema gösterisi böyle işte.. Mevlana ile ilgili de yarın yazmaya niyet ediyorum…

30 Kasım 2007 Cuma

Mutlu Cuma..

Geçen Cuma akşamı çalıştığım şirketin yıllık yemeği için Adana’ya gittik. Cumartesi gündüz biraz etrafı gezip fotoğraf çektikten sonra akşamki yemekte yiyip içip eğlendik ve Pazar günü de Yumurtalık’a geçtik. Pazartesi eğitim vardı, Salı sabah da şehrime döndük.. O günden bu yana kendime gelmeye çalışıyorum. Eskiden hafta sonları turlara, günübirlik yürüyüşlere katılır yahut dalışa gider ve Pazartesi günü de zımba gibi işimin başında olurdum.. O haftam süper enerjik ve neşeli geçerdi. Sanırım artık yaşlanıyorum, kendime gelip toparlanmam ve tekrar eski düzenime dönmem zaman alıyor; bu yüzden bugünü sabırsızlıkla bekliyordum kaç gündür.. Ve yaşasın Cuma.. :)

Bugün evde temizlik var, akşam evime gittiğimde mis gibi koktuğunu, pırıl pırıl olduğunu göreceğim.. Keyifle çayımı içeceğim.. Haftasonu da güzelce dinlenmeyi ve kitap okuyup biraz da meditasyon yapmayı planlıyorum.. Keyifli bir dinlenceye niyet ediyorum.. Herkese de öyle OL’sun..

23 Kasım 2007 Cuma

Aşk OL'sun..

Belgin yollamış bu mesajı, çok hoşuma gitti; herşeyin başının sevgi olduğuna inanıyorum, dahası işin sırrının insanın kendisini sevmesi olduğunu biliyorum çünkü.. Biz kendimizi sevdiğimiz zaman insanlar bizi seviyor; tecrübeyle sabit.. :)

Aşk, olsun!..
Olsun ki, odanın pencerelerinden bir başka güneş doğsun.

Bırak, olsun. İçine yaşama sevinci dolsun, kirpiklerin, gözlerinin ışıltısını gizleyemez olsun. Yüzüne, dünyanın en eski ortaklığının hissesi; aşkın gülümsemesi yayılsın. Bırak, ok yaydan fırlasın!

Kalbin, durduğun yerde tüm dünyayı turlasın. Bir insanda, evrenin
güzelliklerini sınasın, sırların farkına varsın...

Uzat, elin dünyanın merkezine uzansın; yüreğin ısınsın, ruhun yalnız kalmasın.

Aşk, olsun ki; insan olduğunu unutmayasın, yalancı cennetlere, sahte zaferlere kanmayasın. Yolunu, izini şaşırmayasın.

19 Kasım 2007 Pazartesi

X'i Bulun..

Çözümsüzlükten kıvrandığımız, günler geceler boyunca neyi nasıl yapacağımızı düşündüğümüz, bir çıkış yolu bulamayıp bunalıma girdiğimiz olmuştur hepimizin, benim çok oldu, hala da oluyor.. İş arkadaşımızla geçinemeyiz ama o işyerine gitmek zorundayızdır, her sabah ayaklarımız geri geri gider. Annemize küseriz, bi yandan da onu üzdüğümüz için biz de üzülürüz. En yakın arkadaşımıza kırılırız ama söyleyemeyip ona soğuk davranır öte yandan da ona kırgın olduğumuzu anlamadığı için bi daha kızarız. Sonra da arpacı kumrusu gibi nasıl düzelecek bu ilişkiler der dururuz.

Ya da bazen önümüzde birden çok yol olur, hangisinden gideceğimizi bilemeyiz; seçenekler artar karar veremeyiz; aynı gün 3 değişik aktiviteye davet alırız ama başka yere gitmek isteriz.. Gönlümüzdekini açık ve net bi şekilde karşı tarafa bildirmediğimiz için istemediğimiz bi yere gider, istemediğimiz bi aktivitede bulunur sonra da sıkılır, daralır ve de kendimize kızarız.

Aslında çözüm, X’i bulun sorusundaki kadar basit, X burada: Sağlıklı ve etkili bir iletişim, kendimizi açıkça ifade etmek, isteklerimizi ve istemediklerimizi net bir şekilde söylemek en kolay ama yapmakta en zorlandığımız şey. Karşımızdaki kırılır mı darılır mı, benim hakkımda ne düşünür, ya bi daha benimle konuşmazsa, niye beni anlamıyor diye düşünürken bi bakarız ilişkiler iyice karman çorman olmuş..

Etkili iletişim derken konuşmaktan bahsediyorum elbette ama sağlıklı ve yapıcı bir konuşmadan. Karşıdakini suçlamadan, içinde bulunulan durumu en açık şekilde tarif ederek, hislerimizi ve ne yapılmasını istediğimizi en açık şekilde ortaya koyarak ve çözüme yönelik bir konuşma olmalı bu. Amacımız bağcıyı dövmek değil üzüm yemek, öyle di mi? :)

9 Kasım 2007 Cuma

Bayrak Yarıya Çekilmiş Atatürk'üm Öldü Diye..

İlkokul 2. sınıfta Emirdağ'da Mithatpaşa İlkokulunda iken 10 Kasım töreninde ben de bir şiir okumuştum. O zaman 10 Kasımlar yas günü idi, o yüzden beyaz yakalar çıkarılırdı..

"Bayrak yarıya çekilmiş
Atatürk'üm öldü diye,
En son yaprak da dökülmüş
Atatürk'üm öldü diye.."

Yarın eminim pekçok şey söylenecek ama en güzelini yine O söylemiş:

"Beni övme sözlerini bırakınız; gelecek için neler yapacağız, onları söyleyin!"

8 Kasım 2007 Perşembe

Yemek Makinası..


Küçük bi kızken en çok hayalini kurduğum şeylerden biri kablosuz telefondu. Zira evimizde ayrı odalarda ve uzatma kablolu 2 telefon vardı.. Telefon bir odadan diğerine götürüldükçe o kablolar kıvrım kıvrım olur, kimi zaman da ayağımız takılırdı.. Ben de kablosu olmayan ama evin her odasına götürülebilen telefon icat etseler diye hayal ederdim. Şimdilerde ise cep telefonu icat edilmeden biz ne yapıyor, nasıl yaşıyorduk diye düşünüyoruz; bazı umumi tuvaletlerde yan kabindekinin telefonla konuşmasına şahit olmuşluğum bile var.. :)

Bugünlerde ise hayalimde başka bi makina var: Yemek makinası.. Üzerinde yemek isimlerinin bulunduğu düğmeler olacak, bi tarafından ilgili sebze ve malzemeyi koyup düğmeye bastığımızda süresi dolunca öbür taraftan yemeği pişmiş olarak alacağız.. Nasıl fikir ama, süper di mi? :))

Bundan yemek yapmayı sevmiyor ya da beceremiyor olduğum anlaşılmasın, bilakis keyifle yapıyor ve de keyifle yiyorum.. (Laf aramızda evleneli 4 ayda 4 kilo almışım :)) Ama "bu akşama ne pişirsem" düşüncesi bazen sıkıntılı hissetmeme yol açıyor.. O yüzden ofisteki arkadaşlarımdan pratik yemek tarifleri alıyor, püf noktalarını kapmaya çalışıyorum, yemek sitelerini sıkça ziyaret ediyorum. Meğer ne çok yemek sitesi varmış, hem de gencecik hanımlar; hem çalışıyorlar, hem de süper yemekler yapıyor ve de bunları paylaşıyorlarmış. Gençlerin bu kadar yemek meraklısı olduğunu bilmiyordum doğrusu.. Üstelik ben blog'a girip 2 satır yazmakta zorlanırken onların bir de bunca uğraşıp fotoğraflayıp tarifler vermesi gerçekten takdire şayan...

Evli kadın sendromu başka bi yazıya kalsın.. Ben yemek makinası istiyorum... En azından acil durumlarda kullanmak için..

7 Kasım 2007 Çarşamba

Kış..

"Yaz bitti" demiştim ya geçen gün, aslında "kış geldi" daha doğru.. Hava insanı bunalıma sokmak istercesine puslu ve gri, yağmur yağmak için nazlanıyor.. Yarın rapor günü, yine hesaplar tutturulmaya çalışılıyor, doğrusu biraz sıkıldım......

Ama daralmak, bunalmak yooookkkkkkk....

Napıyoruz, kendimizi pırıl pırıl bi ışık topunun içinde hayal ediyoruz. İçinde kuşlar, çiçekler, böcekler.. Her yer ışıl ışıl.. İşlerin bittiği, sıkıntıların dağıldığı ve harika bi müzik eşliğinde keyif çayı ya da kahvesi içtiğimiz anda görüyoruz kendimizi.. Gördünüz mü, süper, aferin size... :)


6 Kasım 2007 Salı

Gesi Bağlarında Dolanıyorum..

1996 sonbaharında ilk tek başıma tatilime çıktığımda bir tura katılmıştım. O vakitten sonra arada kesintiye uğrasa da hep aynı seyahat acentası ile seyahat ettim. Eşim de benim gibi uzun yıllar boyunca Tempo Tur (http://www.tempotour.com.tr/) ile gitmiş pek çok yere.. Tempo’nun sahipleri ve orada çalışan insanlar ile güzel dostluklar kurduk, keyifli turlar yaptık birlikte. Evlendiğimizi duyunca bize bir haftasonu turu armağan ettiler, bu vesileyle geçtiğimiz hafta sonu Kayseri ve civarındaydık..

Cumartesi öğle saatlerinde Kayseri’ye varıp, “bir Kayserili yemeğe davet ederse, sizi ilk götüreceği yer burasıdır” denilen Elmacıoğlu Restoran’da ben mantı yedim, eşim de iskender; künefeyi ise paylaştık.. Yemeğin ardından Kayseri Arkeoloji Müzesi ve Güpgüpoğlu Konağını (Etnografya Müzesi) gezdik. Konak kocaman bahçesi, haremlik ve selamlık bölümleri ve sergilenen eserlerle gerçekten görülmeye değer. Atatürk Evi’ni kapalı olması nedeniyle dışından gördük. Katılımcılardan bazıları Cumartesi günü müzelerin kapatılıyor olması ile ilgili eleştirilerde bulundular; ama işte bu da bize özgü: Pek çok şeyden şikayet eder, ama şikayetimizi ilgili makamlara bildirmek yerine sadece söylenir dururuz.. Kapalı Çarşı, Vezir Han, Hunat Hatun Külliyesi ve Şahcihan Hatun için yaptırılan Döner Kümbet de Cumartesi programı dahilindeydi.

Esnafın kendi arasında topladığı paralarla yaptırılan Kapalı Çarşı’da kuşgömü pastırma yedikten sonra artık havanın iyice soğuyup üşümeye başladığım akşam saatlerinde otele ulaştık. Akşam yemeğinde bilin bakalım ne vardı: Mantı!.. Öğle yemeğinin ardından günün ikinci mantısını da yiyip iyice şiştikten sonra günün yorgunluğunun da etkisiyle erkenden uyuyakaldım.

Pazar günü sabah 8’de otelden hareket ettik. Gevher Nesibe Tıp Tarihi Müzesi ilk durağımız oldu. Burası Kılıçarslan’ın kızı Melike Gevher Nesibenin vasiyeti üzerine kardeşi Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından 1206’da yaptırılmış. Dönemin darüşşifası yani şifa merkezi: İlaçların yapıldığı eczanesi, tıp eğitimi yapılan medrese bölümü, akıl hastalarının müzikle tedavi edildiği bimarhane denilen bölümü ve büyük avluları ile oldukça dikkat çekici ve etkileyici..

Germir’de ahır olarak kullanılan muhteşem kilisenin ardından Elia Kazan’ın annesinin evinin bulunduğu Gesi köyünde de ev olarak kullanılan bir kilise gördük.. Yurdum insanı dökmüş mozaiği, kendine yazlık ev yapmış.. Bu köyde ayrıca mübadeleden sonra giden Rumlardan kalan çok etkileyici konaklar da var, hele birinin tavanları gerçekten görülmeye değer.. Gesi Bağları kalmamış bu arada, yerlerinde daha çok yazlık amaçlı kullanılan evler var.. Gesi’den Ağırnas’a giderken yolda onlarca Kuş Evi gördük bir de.. Bunlar güvercin gübresi elde edebilmek için inşa edilmiş, sahipleri güvercinler için yem koyuyorlar, karşılığında güvercinlerin gübresini alıyorlar..

Ağırnas ise Mimar Koca Sinan’ın köyü.. Doğduğu ev restore edilmiş, belediye bu konuda iyi çalışıyor gerçekten, evin üst katını kütüphane olarak düzenlemişler, elinizde Mimar Sinan ve eserleriyle ilgili kitap varsa verebilirsiniz dediler.. Bezirhane, kilise ve yeraltı şehrini gezip, kazıların yapıldığı Kaniş Karum’u ve Kültepeyi de gördükten sonra Ankara’ya doğru yola çıktık.

Saba rüzgarı estiği için insanlarının tatlı dilli ve güleryüzlü olduğu Kayseri gezimiz de böylece sona erdi.. Sevgili rehberimiz Çetin'e ve Tempo Tur’a teşekkürlerimizle...

2 Kasım 2007 Cuma

Yaz Bitti...


Dün sevgili Nural sonbahar resimlerinin olduğu bir mesaj göndermişti, "yaz bitti" diye başlıyor.. Resimlerdeki renkler öyle güzeldi ki.. Ben de kaç sabahtır perdeleri açıp dışarı baktığımda sonbaharla ilgili bişeyler yazsam diyordum, mesaj da tam denk geldi.. Ankara'nın sonbaharını oldum olası sevmişimdir, yıllar önce üniversitedeyken okulun yakınındaki Kurtuluş Parkına gidip kuru yaprakların üzerinde yürüdüğümüzü ve bundan çok keyif aldığımı hatırlıyorum. Bir de o yıllarda tevellütü uygun olanlar hatırlar, Yüksel Uzel'in o parka benzer bi yerde çekilmiş bi klibi vardı, nedense sonbaharın bana çağrıştırdıklarından birisi de odur.. Tabii Sezen Aksu'nun "yaz bitti" diye başlayan şarkısını da unutmamalı:
Yaz bitti yine mevsim sonbahar
Kim çeker kim bekler bu kadar
Sofrandaki kırıntılar kadar
Bile mi olamadım
Bu akşam adres defterinde
S harfinin olduğu yerde
Bulup ya çiz ya yak adımı
Ya da sessizlik koy yerine
Allahın varsa
Vicdansız
Rüyama, şarkıma, şiirime girdin
Sanki kendi bahçelerin misali arsız
Be vefasız
Sana martılar getirdim
Kanatlarım var beyaz
Ama acımıyor yüreğim
Elde sazlar, sarı yazlar oğlanlar, kızlar
Yudumlanır salkım gölgelerinde nağmeler nazlar
Şahit yıldızlar
‘Doğur’ dedin bana ‘kurabiye gibi çocuklar’
Gittiğin o gece ardından
İki kadın uyanıp ağlayacak
Biri annen, diğeri ben
Benim biraz ahım kalacak

Bu kadın süper yaa, burnumun direği sızladı yazarken..
"Yaz bitti yine mevsim sonbahar..."

1 Kasım 2007 Perşembe

Bir İstanbul Masalı..

Tatilleri, özellikle de bir yerlere gidiyorsam çok seviyorum.. Seyahatte olmak hoşuma gidiyor..

Geçen Cuma akşamı iş çıkışı eve gittim ve sırt çantalarımıza giysilerimizi koyup çabucak evden çıktık. Kızkardeşimin kocası karşıladı havaalanında, eve vardığımızda saat 9 olmuştu. İstanbul aklımda hep trafiği ve ışıklarıyla kalıyor. Cuma akşamı olmasının da verdiği bir yoğunluk vardı ama yine de vakitlice vardık eve..

Benim canım kardeşim birsürü yemekler yapmış ama sadece o akşam evde yiyebildik. Bi yandan bizi biryerlere götürüp oralarda yemek yedirmek istediler, öbür tarafta da onca yemek.. Gerçi kardeşim yemediklerimizi dönerken ceplerimize koymakla tehdit etti ama midelerimizin de bi kapasitesi var di mi...:)

Cumartesi sabahı İkea’ya gittik ve kahvaltının ardından dolaşmaya başladık.. Ev yeni eşyalar yeni olunca ürün çeşidi ne kadar çok olursa olsun insan alacak bişey bulamıyor. Banyomuza bi paspas, 2,5 liralık bir vazo, bikaç ıvır-zıvır ve yılbaşı süsleri aldık.. Arkadaşlarımızın da methettiği İsveç köftelerinden yiyip akşam üzeri sahilde çay içtikten sonra eve döndük. Kardeşim Çağla’nın mutfağı için alınan dolabı bacanaklar kurdular ve günü bitirdik.

Pazar sabah kardeşimin eşinin “hadi geç kalıyoruz, yer bulamayacağız, 5 dakika sonra teker döner” nidalarının ardından Yeniköy’deki Emek Kafe’ye kahvaltıya gittik. Deniz kıyısındaki manzarası süper bu kafeye gittiğimizde hiç boş yer yoktu. Biraz bekleyince tam da gönlümden geçtiği üzere denize en yakın masa boşaldı ve yerleşip hemen siparişlerimizi verdik. Zeytin, peynir, domates, bal – kaymak, menemen, sucuklu yumurta, taze ekmek ve çay.. Defne kafalarını suyun dışına çıkarmış balıklara ve serçelere “bunlar çok acıkmış anne” diyerek ekmek verdi, güvercinler serçelerin ekmeklerini kaptılar ve de çaylar birbirini takip etti. Çağlalar buraya yıllardır gidiyorlar, önceki yıllarda daha kaliteli bir hizmetin verildiğini ama artık tok satıcı zihniyetinin olduğunu söylediler. Ama yine de Defneyi annesinin karnındaki halinden beri bilen garsonlar onunla iki kelam etmeden gitmediler masadan, hal hatır sordular..

Kahvaltının ardından kafenin yan tarafındaki iskeleden turist kaynayan vapura bindik ve Anadolu Kavağına gittik. Kalede çimenlerde yatıp yuvarlanıp toprağa elektriğimizi verdikten ve Defneyle Baturhan taşlardan ev yaptıktan sonra yıllar önce gittiğimde olmayan çay bahçelerinin birinde çay içip dönüş yolculuğuna geçtik. Giderken ve dönerken Baturhan’ın “ne buluyorsunuz bu kadar çok konuşacak” şaşkınlığına aldırmadan kardeşimle bolca sohbet ettik, Defnenin komikliklerine güldük.. :)

Yeniköy İskelesinin olduğu sokaktaki “Takanik” akşam yemeği mekanımız oldu.. Aslında önceden tekne restoran imiş Takanik, tekne sahibi tekne ile birlikte Yeniköy'de kendine bir yer açmış ama Anıtlar Kurulu'nun başvurusuyla Yeniköy, Emirgan, İstinye civarındaki restoran tekneler kaldırılınca sadece karadaki restoran kalmış. Küçük, mütevazi, sevimli bir aile restoranı burası, yemekleri de çok lezzetli.. Benim dışımda herkes balık yedi, ben de salata, kalamar ve mısır ekmeği.. Meraklısına internet adresi: http://www.takanik.com.tr/

Son günümüzde Sultanahmet’e gittik Sahafları’ı dolaştık, Defnenin içmediği sütü sokak kedilerine paylaştırdıktan sonra Battal bizi öğrencilik yıllarında sıkça gittiği Süleymani’deki Kanaat Lokantasına götürdü. Burası Süleymaniye Camii’nin karşısına dizilmiş 3 ayrı kuru fasulyeciden en eskisi ve en bilindik olanı.. Mekan, tarihin tam ortasında trafikten ve kalabalıktan uzak, güzel bir meydanda yer alıyor. Kurucusu Ali Baba, 1938 senesinde yine aynı çevrede bulunan Şehzadebaşı’nda arabada kuru fasulye satarak mesleğe başlamış.

Lokantada pişirilen fasulye Erzincan yöresine ait. Kullanılan özel bir formül, baharat vs. yok. Fasulyeler geceden duru suda dinlendiriliyor, sabah 1,5 saat kaynatıldıktan sonra yemek olarak pişirilmeye başlanıyor. Ancak önemli bir ayrıntı, kuru fasulye pişirildikten sonra 1 saat dinlendiriliyor, böylece fasulye kıvama geliyor. Etli olarak pişirilmiyor ve de her tabakta mutlaka pişmiş, büyük, güzel bir kırmızıbiber ile birlikte servis ediliyor. Fasulyeler ağzınızda dağılıyor, kıvamı gerçekten harika. Baturhan zaten kurufasülye aşığı, ee milli yemek, yanında da pilav, zeytinyağlı salata ve de turşu, ohh afiyet olsun. Tam kabak tatlılarımızı bitirdik, çayımızı içtik gökyüzü iyice karardı ve arabaya varana kadar yağmur yağmaya başladı.. Oh yağsın maşallah, Ankaraya da gelsin derken ve de 3 günün kritiğini yaparken havaalanına geldik ve de dönüş yolculuğu başladı.. İnsanoğlu kuş misali hesabı 2 saat sonra evimizdeydik.

Bu sabah kahvaltı yaparken aldığımız İstanbul yazılı magnete bakıp şöyle bi iç geçirip tostumdan bi lokma daha ısırdım...

26 Ekim 2007 Cuma

Ah Güzel İstanbul..



29 Ekim'i fırsat bilip İstanbul'daki kızkardeşimi ziyaret edelim dedik, bu akşam gidiyoruz.. Hava güzel olursa Boğaz turu yapmak ve bir gün de İkea'yı dolaşıp ufak tefek eksiklerimizi tamamlamak istiyoruz. Tabii yeğenim Defneyle eğlenceli ve komik zamanlar geçirmek de plan dahilinde..

Keyifli bir haftasonu olsun herkese..

25 Ekim 2007 Perşembe

Savaşa Hayır Değil "Barışa Evet"

Yıllar önce asker olan babam yurdumun doğu ve güneydoğu illerinde görev yaparken, daha yakın bir geçmişte ise erkek kardeşim bir askeri doktor olarak Şırnak’ta görevli olup kuzey Irak’ta operasyonlara katılırken telefon bizim için çok önemli bir iletişim aracıydı.. Beklenmedik bir anda çalsa heyecanla yüreğimiz hoplar, beklesek de çalmazsa kuşkuyla içimiz yanardı. "Operasyona gidiyoruz bikaç gün aramam, merak etmeyin " lafı o bikaç günü yaşanmaz kılmaya yeterdi.. Şükür ki sağ salim hayırlısıyla döndüler..

Ama dönmeyenler var henüz ve de hiç dönemeyecek olanlar…

Handan’ın blogunda "Acıtmak" yazısını okuyunca içim acıdı benim de.. (http://www.tirmikizi.blogspot.com/) "Ölüm nerden gelirse gelsin, anaları ağlatıyor.. ", ne kadar doğru.. Ve de ateş düştüğü yeri yakıyor..
Oturduğumuz apartmanda tüm daireler pencerelerine bayrak asmışlar, eşime "biz de asalım" dedim. Bayrak asmakla, ışık kapatma eylemi yapmakla, araç konvoyu oluşturup korna çalmakla acılar dinmez elbet, bu savaş hali bitmez.. Bundan sonrası politikadır, tamam.. Ben de Çiğdem olarak kendi kişisel tepkimi son günlerde üyesi olduğum gruplarda da sıkça rastladığım, Handan’ın da yazdığı gibi "savaşa hayır değil, barışa evet" sözüyle vermek istiyorum.. "Savaşa hayır" deyip savaşa odaklanıp onun enerjisini artırmayalım, "barışa evet" diyelim, olumluya, iyiye – güzele yükleyelim enerjimizi; düşmanlığı değil kardeşliği, nefreti değil sevgiyi besleyip büyütelim gönüllerimizde..

Korku değil sevginin enerjisi bizi mutlu eder; kalabalık yerlerde bomba patlar endişesi taşıyıp tedirgin olmayı değil, keyifle gezmeyi istiyorum ben. Yurdumun her şehrinde huzurla gezmeyi diliyorum… Sonrası iyilik güzellik…

11 Ekim 2007 Perşembe

Mutlu Bayramlar..

Bu sabah son günlerdeki onca iş yoğunluğuna ve stresine rağmen keyifle geldim ofise: Yarın sabah evimde eşimle birlikte keyifle yapacağım kahvaltının, içeceğim çayın hayaliyle.. Bu yıl da yine kendimi terbiye etme, açın – yoksulun halinden anlama ve sahip olduğum herşeye şükretme haliyle geçti Ramazan.. Özellikle şükür çok önemli.. Kendimizi zorlamak, kendimizle uğraşmak yerine kendimizi akışa bıraksak; varlığımıza, tüm sahip olduklarımıza şükretsek ve de kendimiz olmamıza izin versek ne güzel olur..

Yarın bayram.. Nerde o eski bayramlar demeyeceğim ama ilişkilerin son derece yavan ve yüzeysel hale geldiği günümüzde bayramı sadece kendimize bir tatil vesilesi yapmayıp yakınlarımızı, sevdiklerimizi, ailelerimizi arayıp sorsak, ziyaretlerine gidip gönüllerini alsak hoş olur diye düşünüyorum. Gülen gözler görmek bizi de mutlu eder, yanında bir bardak çayla...

Herkese keyifli ve huzurlu bayramlar olsun...

2 Ekim 2007 Salı

Kanepenin Sağlam Tarafını Paylaşmak..


Biraz önce Belgin'in yolladığı bir mesajı okudum, çok etkileyici idi, diyor ki:

Mut'un bir dağ köyünde dostlarla birlikte gezerken yaşlı bir karı kocayı gördüm.. Baktım bir kanepenin üzerinde oturuyorlar. İyice yaklaştığımda tezekten yapılmış evlerinin bahçesinde oturdukları kanepenin bir tarafının tamamen kırık olduğunu, kanepenin sağlam tarafına sıkışarak oturduklarını ve sohbet ettiklerini anladim. Yüzlerinde bir tebessüm vardi.. Evin halinden ve karı kocanın kılık kıyafetinden maddi durumlarının hiç iyi olmadığı ve yeni bir kanepe alacak güçlerinin olmadığı hemen anlaşılıyordu.. Selamlaştıktan sonra, “Kanepe kırılmış” dedim... Yaşlı adam büyük bir bilgelikle cevap verdi, “biz de sağlam tarafına oturuyoruz.. Yetiyor bize..” Kadın da tamamladı, "He ya yetiyor bize, bak ne güzel oturuyoruz."

Sevdiğimin elini daha sıkı sıkı tuttum...

Öyle ya, aşk “bu kanepe neden kırık, neden yeni bir kanepe almıyoruz' diye dırdır etmek, şikayet etmek yerine, “Kanepenin sağlam tarafını paylaşmak" değil midir?... Ve işte ekte yer alan bu fotoğrafı büyüterek evimin en görünür yerine astım...

Kanepenin sağlam tarafını paylaşmak.. Gerçekten etkileyici...

28 Eylül 2007 Cuma

Maraşlı Eniştem..


Uzunca bi zamandır yazamadım, önce iş seyahati, ardından bikaç gün izin kullandım. Tam işe başladım Pazartesi günü, annem dedi ki “eniştenin durumu ağırlaştı” ....

Annem 10 yaşındayken annesi ölünce köyde bir süre babasıyla yaşamış, hem okula gidip hem evi çekip çeviriyormuş. 2 sene filan sonra ilkokulu bitirince teyzem onu yanına almış, Hatay – Dörtyol’daki Devlet Üretme Çiftliğinde çalışan eniştem ona babalık yapmış, bizim için de dede gibi oldu... Eniştem zamanın aydınlarından, önce öğretmen okulunda okumaya başlamış ama okula devam edememiş, o yıllarda bi ara taa Maraş’a kaçmış, o yüzden lakabı Maraşlı.. Teyzemi daha çocuk yaşta sevmiş, anneannem aralarında yaş farkı var diye kızını vermek istememiş önce, ama sonra bu yağız delikanlı kızını kaçırır da bir daha ona göstermez diye korkup tamam demiş.. O vakitden sonra da tam 52 yıl süren hayat arkadaşlıkları ve aşkları başlamış.. Ben 38 yıllık yaşamımda ne köyde ne kentte birbirlerini böyle seven, böyle aşık, böyle birbirinden ayrılmayan başka bir çift daha görmedim..

Taziye ziyaretine gelenler onu anlata anlata bitiremediler: İhtiyacı olanların yardımına koşan, haklının yanında haksızın karşısında, sözünün eri, güvenilir, gözüpek biri olarak söz ettiler ondan.. Aynı zamanda sevgiden yana, ince, şiir yazan naif biri o.. Herkese bir iyiliği dokunmuş, herkesin onunla bir anısı var..

Annem durumunun ağırlaştığını söyleyince içim acıdı. İnsanın sevdiği birinin böyle haberini alması ne kötü.. Küçükken kucağına oturduğumuz, birsürü anı biriktirdiğimiz bu koca cüsseli adam küçülmüş, gözlerinin ışığı gitmiş.. En son düğünümüze gelmişti, aslında çok hastaydı, hastalığı son aylarda onu daha rahatsız eder hale gelmişti ama yine de geldi.. Kimbilir yıllarca neler biriktirmişti içinde: Ne kızgınlıklar, öfkeler, hayal kırıklıkları, umutsuzluklar, kederler.. Tüm bunlar yıllar yılı nasıl da kemirmiş hücrelerini.. Teyzem ve kuzenlerim onu birgün daha yaşatabilmek, onunla bir gün daha yaşayabilmek için sürekli ilaçlar, serumlar taşıdılar eve.. Ama işte bitti; mezarını sularken buldum kendimi..

Yıllar geçip de hayatın farklı devrelerini yaşadıkça, hani hayat gailesine düştükçe, yakınlarımızdan sevdiklerimizden uzaklaşıyoruz, kopmuyoruz elbette ama görüşmelerimiz konuşmalarımız azalıyor.. Bizim Maraşlı eniştemle bağımız ve iletişimimiz allahtan kopmadı, sıklığı azalsa da bir şekilde hep görüştük. Ama en sevindiğim fiziksel acılar çekmeden, çocukları yanındayken yuvaya gitmiş olması.. Yolun açık olsun Maraşlı enişte, gittiğin yerden bize de ışık OL..

“Hayat devam ediyor” klişesi vardır hani; özellikle dibe vuruşlarda, büyük acılarda, ölümlerde çok kullanırız.. “Ama” deriz, “hayat devam ediyor işte”, sahiden de devam eder..

10 Eylül 2007 Pazartesi

Bir Küçücük Kertenkelecik..


Hani Gökçeada’daki arılardan sözetmiştim, varlıklarını kabul edince bizi rahatsız etmeyen..
Dün sabah perdenin üstündeki kertenkeleyi görünce eşime “şunu hemen çıkaralım” dedim. O da “arıları hatırla, varlığını kabul et” dedi.. Ee hayvancağız kentsel dönüşüm projesinin ortasında kalmış belli ki, o mu bizim eve gelmiş, biz mi onun yuvasına ev kondurmuşuz..

Aslında korktuğumdan da değil ama nedense itici geldi, elimizden kaçışı, ona hükmedeyişimiz ya da kontrolümüzde olmayışı beni rahatsız etti. 2 kez yakaladık ama ikisinde de elimizden kaçtı ve bu gece aynı çatı altında uyuduk hep beraber.. Sabahleyin bi baktım yine perdenin üstünde, ama bu kez eşime dedim ki “bırak ya, nasılsa gider”.. Ne oldu bilin, odadan çıktıktan sonra eşim onu düşürüp yakalamaya çalışmak yerine perdeyi camın dışına itip kertenkeleyi ordan dışarı yollamış, kolayca....

Gelelim kıssadan hisse bölümüne: Eşimin hayvan sevgisine her zaman hayran olmuşumdur da “varlığını kabul et” yaklaşımı da ayrıca güzel, savunup unuttuğum şeyleri hatırlatıyor bana, bu da hoşuma gidiyor..

Öte yandan aslında bişeylere hükmetmek, bişeyleri kontrol etmek durumunu da düşündüm.. Biraz da mükemmelliyetçilikle karışık bi durum.. Kontrolümde olsun, güzel olsun vaziyeti.. Oysa “nasılsa gider” deyince hooopp, üstelik kolayca gidiverdi.. Döndük dolaştık yine kilit noktayı bulduk işte: Akışa bırak, evrene bırak, zorlama..

Almasını bilince herşeyden bi ders var çıkarmak mümkün..